Türkiye’nin dinamik siyasal ve toplumsal yapısı, geleneksel ideolojik kalıpların ötesinde yeni fikirsel zeminlerin doğmasını zorunlu kılmaktadır. Son yıllarda kamusal tartışmalarda ağırlığını giderek daha fazla hissettiren seküler milliyetçilik, salt güncel gelişmelere verilen tepkisel bir reaksiyon olmanın çok ötesindedir. Bu düşünce çizgisi, güncel gelişmelere verilen geçici tepkilerin ötesinde; modern ulus-devletin sürdürülebilirliği, kamusal etkinlik, toplumsal düzen ve milli egemenlik ekseninde şekillenen kapsamlı bir siyasal perspektif sunmaktadır. Bu doğrultuda, toplumsal aidiyeti ve devlet yönetimini dini veya dogmatik referanslarla değil; akılcı, kurallı, liyakate dayalı ve çağdaş bir düzlemde yeniden inşa etmeyi hedefler.
Fikri kökleri Türk modernleşmesine, Cumhuriyet’in kurucu devlet anlayışına ve Türk milliyetçiliği içerisindeki akılcı-devletçi damara uzanmaktadır. Bu yönüyle, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör gibi isimlerin ortaya koyduğu devlet, toplum ve modernleşme tartışmalarının günümüz şartlarında yeniden yorumlanması olarak da okunabilir. Bununla birlikte güncel teorik çerçevesi özellikle M. Bahadırhan Dinçaslan tarafından iki ciltlik Seküler Milliyetçilik külliyatında sistematik biçimde ele alınmış ve müstakil bir düşünce akımı olarak formüle edilmiştir. Bu yaklaşımın ortaya çıkışı yalnızca fikir tarihinin değil, aynı zamanda Türkiye’nin son yirmi yılda yaşadığı sosyoekonomik dönüşümün de bir sonucudur.
Küreselleşmenin yarattığı fırsatlar kadar kırılganlıklar, devlet kapasitesi tartışmaları, göç hareketleri, konut krizi ve orta sınıfın yaşadığı ekonomik sıkışma; yeni bir siyasal dil ve yeni bir toplumsal refleks üretmiştir. Seküler milliyetçilik, büyük ölçüde bu zeminde şekillenen çağdaş bir siyasal cevap arayışı olarak değerlendirilebilir.
Kutsal Devletten İşleyen Devlete: Politik Realizm ve Devlet Kapasitesi
Seküler milliyetçi yaklaşımın teorik omurgasını, etnik veya duygusal bir romantizmden ziyade siyasal gerçekçilik (siyasi realizm) oluşturur. Bu perspektif, devleti tarihsel övgülerle kutsanan soyut bir sembolden ziyade somut sonuçlar üretmekle yükümlü bir siyasal organizasyon olarak değerlendirir. Sınır güvenliğini sağlayabilen, adil bir ekonomik düzen kurabilen, vatandaşlarına nitelikli hizmet sunabilen ve toplumsal istikrarı sürdürebilen bir kamu düzeni, bu yaklaşımın temel referans noktalarından biridir. Bu bağlamda bu yaklaşımın en hassas olduğu kavramların başında “devlet kapasitesi” gelir.
Bir yönetim yapısının gücü; söylemsel iddialardan çok, kriz anlarında gösterdiği performans, karar alma süreçlerinin etkinliği, bürokratik hafızasının sağlamlığı ve kurallarını uygulayabilme kabiliyetiyle ölçülür. Burada kullanılan devlet kapasitesi kavramı, modern siyaset bilimi literatüründe özellikle Samuel P. Huntington ve Francis Fukuyama tarafından geliştirilen kurumsal kapasite yaklaşımına dayanmaktadır. Güçlü bir yönetim aygıtı, yalnızca geniş yetkilere sahip bir yapı değil; aldığı kararları uygulayabilen, kurallarını ülke genelinde eşit biçimde işletebilen bir organizasyondur.
6 Şubat 2023’te yaşanan Kahramanmaraş depremleri, devlet kapasitesi tartışmasının akademik bir kavramdan ibaret olmadığını, milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyen bir gerçeklik olduğunu göstermiştir. Kriz anında ve sonrasında yaşanan koordinasyon eksiklikleri, bürokratik hantallık ve karar alma mekanizmalarındaki tıkanmalar; kuralların kişiselleşmesinin ve liyakat zincirinin kırılmasının bir toplum için ne denli ağır sonuçlar doğurabileceğini gözler önüne sermiştir. Bu nedenle liyakat, teknik uzmanlık ve kurumların özerkliği yalnızca yönetim tercihleri değil; toplumsal güvenlik ve istikrarın temel unsurları olarak görülmektedir. Kamu otoritesinin etkinliği ile vatandaşın gündelik yaşam kalitesi arasındaki ilişki, bu yaklaşımın merkezinde yer almaktadır.
Kültürel Nostaljiden Stratejik Geleceğe: Teknolojik ve Ekonomik Egemenlik
Geleneksel milliyetçilik anlayışları çoğu zaman geçmişe, kültürel mirasa ve nostaljik anlatılara yaslanarak aidiyet ve rıza üretmeye çalışırken, bu perspektif dikkatini modern dünyanın maddi gerçekliklerine yöneltmektedir. Milliyetçiliği kültürel bir muhafaza projesi olmanın ötesine taşıyarak; teknoloji üretimi, savunma sanayi, ekonomik bağımsızlık, enerji güvenliği ve demografik sürdürülebilirlik gibi alanları stratejik öncelikler olarak değerlendirmektedir. Günümüz dünyasında bağımsızlık kavramı yalnızca askeri güce indirgenemeyecek kadar karmaşık bir nitelik kazanmıştır.
Kalıcı güç üretebilmek; küresel ölçekte rekabetçi bir teknolojik ekosistem, dışa bağımlılığı kırılmış bir enerji politikası ve dirençli bir üretim yapısı gerektirmektedir. Bu doğrultuda; savunma sanayiinden yarı iletken teknolojilerine, enerji güvenliğinden kritik madenlere, deniz yetki alanlarının korunmasından denizlerdeki kaynak ve ticaret yolları üzerindeki hâkimiyete kadar uzanan alanlar milli bağımsızlığın ayrılmaz parçaları olarak görülmektedir. Bu nedenle söz konusu alanlarda elde edilen başarı, yalnız ekonomik bir kazanım değil; uzun vadeli stratejik güvenliğin ve milli bağımsızlığın temel unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım açısından güçlü bir ekonomi, yalnızca refah üretmenin değil; siyasi bağımsızlığı koruyabilmenin de ön şartıdır.
Sekülerliğin Doğru Anlaşılması: Kurumsallık ve Liyakat
Bu yaklaşımın “seküler” niteliği, Türkiye’deki kutuplaşmış siyasi iklim nedeniyle sıklıkla yanlış yorumlanmaktadır. Buradaki sekülerlik, bireysel düzeyde bir din karşıtlığı ya da inanç düşmanlığı anlamına gelmez. Seküler vurgu, toplumsal ve siyasal düzenin işleyiş ilkelerine yöneliktir. Devlet yönetiminin, hukukun ve kamusal hayatın dogmalar veya kişisel inançlar üzerinden değil; akılcı, test edilebilir, öngörülebilir ve evrensel kurallar çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini savunur. Bu düşünce çizgisi için vazgeçilmez olan kavramlar şunlardır:
- Liyakat: Görevlerin inanç ortaklığına veya sadakat ağlarına göre değil, uzmanlığa göre verilmesi.
- Hukuk Güvenliği: Her vatandaşın hukukun önünde eşit ve güvencede hissetmesi.
- Teknik Uzmanlık: Kurumların ideolojik ajandalarla değil, veri temelli ve bilimsel yöntemlerle yönetilmesi.
- Kurumsal Süreklilik: Devlet işleyişinin kişilere bağlı olmaksızın devam edebilmesi.
Bu çerçevede güçlü bir kamu düzeni; karizmatik liderliklerden, kişisel sadakat ağlarından veya geçici siyasal ittifaklardan çok, işleyen kurumlara ve öngörülebilir kurallara dayanır.
Sıkışan Orta Sınıf ve Maddi Gerçeklik: Yeni Bir Kent Sosyolojisi
Bu hareketin Türkiye’de kitleselleşmesi ve görünür hale gelmesi, rastlantısal bir durum değil; ülkenin özellikle son yirmi yılda tecrübe ettiği derin sosyolojik dönüşümün doğrudan bir sonucudur. Büyükşehirlerde yaşayan, iyi eğitim almış, dünyaya entegre olmuş ancak yerel dinamiklerden kopmamış kentli nüfus bu düşüncenin ana taşıyıcı sosyolojisini oluşturmaktadır. Nitekim son yıllarda hem Türkiye’de hem de Batı dünyasında orta sınıfın satın alma gücündeki gerileme, konut erişimindeki zorluklar ve sosyal hareketlilik kanallarının daralması üzerine yapılan çalışmalar, eğitimli şehirli kesimlerde devlet kapasitesi, sınır güvenliği ve toplumsal aidiyet gibi kavramlara yönelik ilginin arttığını göstermektedir.
OECD’nin Under Pressure: The Squeezed Middle Class raporunda ortaya konan “orta sınıfın küresel sıkışmışlığı” tezi, Türkiye’de çok daha sert ve yakıcı bir biçimde karşılık bulmuştur. Eğitimli kent nüfusu; gelirlerinin erimesi, sosyal hareketlilik kanallarının daralması, kronikleşen konut krizi ve gelecek belirsizliği gibi sorunlarla doğrudan yüzleşmektedir. TÜİK verileri konut sahipliği oranının 2002’de %73,1 iken 2023’te %56,2’ye gerilediğini; TCMB konut fiyat endeksi ise ev fiyatlarının 2021’den bu yana ortalama altı kat arttığını göstermektedir.
Enflasyon eliyle işleyen sessiz servet transferi, ipotekli satışların toplam konut satışları içindeki payını 2013’teki %39,8’den 2024’te %10,7’ye düşürerek genç kuşağı kendi çatısına sahip olamayan bir kuşağa dönüştürmüştür; bu kuşağın doğurganlık ve geleceğe yatırım kapasitesi de aynı oranda erimektedir. Bu ekonomik sıkışmaya eşlik eden kontrolsüz kitlesel göç ve sığınmacı krizi, kentli profesyonellerin reflekslerini daha güvenlikçi ve korumacı bir çizgiye çekmiştir. Ancak bu yaklaşımın göç meselesine bakışı, duygusal tepkilerden veya etnik kamplaşmalardan ziyade maddi gerçekliklerden beslenmektedir.
Ortaya çıkan kaygılar; vergi adaletinin zedelenmesi, demografik yapının öngörülemez biçimde değişmesi, kamu hizmetleri üzerindeki baskının artması ve kamusal düzenin aşınması gibi somut meselelerle ilgilidir. Bu yönüyle söz konusu refleks, klasik muhafazakâr milliyetçiliğin dini veya geleneksel cemaat bağlarından ayrılmaktadır. Talep edilen şey dini bir homojenlik değil; hukukun üstünlüğü, güvenli şehirler, işleyen kurumlar ve sürdürülebilir bir toplumsal düzen arayışıdır.
Akılcı Bir Ayrışma: Üç Temel Yol Ayrımı
Bu düşünce çizgisi, toplumsal ve siyasal düzenin işleyiş ilkelerinde akılcı, test edilebilir ve evrensel kuralları savunarak kendisini Türkiye siyasetindeki üç temel damardan ayırmaktadır.
1. Kimlik Merkezli Milliyetçilikten Ayrışma
Sadece etnik kimlik, soy ve hamaset üzerinden yürütülen bir siyasetin; ekonomik verimlilik kaybı, sistemsel zayıflama, demografik dönüşüm, kontrolsüz göç, eğitimde nitelik sorunu ve teknolojik rekabet gibi çok boyutlu sorunları çözmede yetersiz kaldığını savunur. Kimlik merkezli tartışmalar yerine kamu yönetiminin etkinliğine, üretim kapasitesine ve toplumsal bütünlüğe odaklanır.
2. Muhafazakâr Milliyetçilikten Ayrışma
Milliyetçiliğin dini referanslarla harmanlanmasına ve devlet mekanizmasının inanç eksenli grupların kontrolüne bırakılmasına karşı çıkar. Siyasal ve idari organizasyonun dini dogmalarla değil; kurallı yönetim anlayışı, liyakat ve teknik uzmanlık temelinde yürütülmesi gerektiğini savunur. Bu çizgide, ümmetçi bir dış politika reflekslerinin yerini; Altaylardan Tuna’ya uzanan Türk havzasıyla entegrasyon ve Türk Devletleri Teşkilatı ekseninde rasyonel bir stratejik birlik perspektifi alır.
3. Küreselci Liberal Perspektiften Ayrışma
Sınırsız ve denetimsiz ekonomik entegrasyonun, kontrolsüz kitlesel göç hareketlerinin ve aşırı kozmopolitizmin ortak aidiyet duygusunu zayıflatabileceğini düşünür. Ancak küresel entegrasyonu bütünüyle reddetmek yerine; ulusal çıkarlar, stratejik öncelikler ve yerli üretimin korunması ekseninde yönetilmesi gereken bir süreç olarak değerlendirir. Bu ayrımlar hareket içerisindeki tüm görüşleri temsil ettiği iddiasında değildir. Ancak düşünce akımının temel yönelimlerini anlamak açısından açıklayıcı bir çerçeve sunmaktadır.
Sonuç
Burada ele alınan düşünce çizgisi, Türkiye’nin son yirmi yılda yaşadığı ekonomik, demografik ve kurumsal dönüşümlerin ortaya çıkardığı yeni bir siyasal arayışın ifadesidir. Küreselleşmenin getirdiği belirsizlikler, kontrolsüz göç hareketleri, hızlı şehirleşme ve ekonomik kırılganlıklar karşısında ortaya çıkan bu yaklaşım; devlet kapasitesi, toplumsal aidiyet ve milli egemenlik gibi kavramları yeniden merkeze taşımaktadır. Geçmişin birikimini reddetmeden, geleceğin teknolojik ve ekonomik gerçekliklerini merkeze alan bu yaklaşım; modern Türkiye’nin karşı karşıya olduğu yapısal sorunlara yönelik akılcı, uygulanabilir ve uzun vadeli bir perspektif sunma iddiasındadır.