Güney Türkistan bugün haritalarda yoktur; fakat Belh, Kunduz, Şıbırgan, Andhoy, Maymana ve Sarı Köprü hala yerindedir. Özbekler, Türkmenler ve diğer Türk toplulukları da bu topraklarda yaşamayı sürdürmektedir. Kaybolan yalnızca idari bir ad değil; bir coğrafyayı kendi tarihiyle birlikte düşünmemizi sağlayan hafızadır.
Güney Türkistan Nasıl Kayboldu
Prof. Dr. A. Ahat Andican, “Büyük Oyun Kıskacında Güney Türkistan” başlıklı çalışmasında bu kaybın tarihsel safhalarını ayrıntılı biçimde ortaya koyar. Ceyhun ile Hindukuş arasındaki Türk hanlıkları, İngiliz ve Rus emperyalizminin kurbanı olmuş; bölge, İngiliz Hindistanı ile Çarlık Rusyası arasında ara bölge işlevi görsün diye Kabil merkezli kurulan tampon devletin sınırlarına katılmış, yerel iktidar yapıları dağıtılmış ve Peştun iskanıyla nüfus dengesi değiştirilmiştir. Türkistan adı ise zamanla idari dilden çıkarılarak yerini “Kuzey Afganistan” gibi geçmişi görünmez kılan bir yön tarifine bırakmıştır.
Güney Türkistan meselesi yalnız Afganistan tarihine ait değildir. Bu, Türk coğrafyalarının nasıl yabancılaştırıldığını anlamak için ibretlik bir örnektir. Vatan her zaman ordularla kaybedilmez. Önce idari sınırlar değiştirilir; ardından mülkiyet, eğitim dili ve siyasi temsil dönüştürülür. En sonunda yeni nesillere, Türklerin o şehirlerde hiç yaşamadığı ya da sonradan gelmiş önemsiz bir azınlık olduğu anlatılır.
Aynı Yöntem, Başka Şehirler
Halep, Musul, Kerkük (Osmanlı İmparatorluğu kayıtlarındaki adıyla Gökyurt), Telafer ve Erbil’in başına gelenler de farklı değildir. Bu şehirleri “Türk şehri” diye anmak, oralarda yalnızca Türklerin yaşadığını iddia etmek yahut yayılmacı bir dil inşası değildir. Türklerin bu şehirlerin tarihine, iktisadi hayatına, mimarisine ve siyasi kimliğine asli bir unsur olarak damga vurduğunu teslim etmektir.
Gökyurt’ta Araplaştırma yalnızca bir kültür politikası değil, tapu kayıtlarından nüfus hareketlerine kadar uzanan örgütlü bir mühendislikti. Daha sonraki dönemde şehrin çok katmanlı kimliği bu kez başka bir tekçi etnik anlatının içine çekilmek istendi. Halep Türkmenleri savaş, göç ve merkeziyetçi Arap milliyetçiliği altında görünmezleşti. Musul, Anadolu’dan koparıldıktan sonra Türk hafızasında da giderek uzak bir Irak şehrine dönüştü. Coğrafyayı kaybetmenin son aşaması budur: Bir milletin kendi tarihi şehirlerini başkalarının isimleri ve anlatıları üzerinden düşünmeye başlaması.
Türk Adının Silinmesi, Kimliğin Devlet Eliyle Yeniden İnşası
“Afgan” kimliği de benzer bir devlet kurma sürecinin ürünüdür. Tarihsel olarak Peştunlarla ilişkili olan bu ad, modern dönemde Özbek, Türkmen, Tacik, Hazara ve diğer topluluklara ortak üst kimlik olarak teşmil edilmiştir. Mesele bu halkların varlığını inkar etmek değil; Peştun merkezli devlet anlatısının farklı tarihi coğrafyaları ve kimlikleri nasıl örttüğünü görmektir.
Buradan çıkarılacak ders, hamasi sınır tartışmalarına saplanmak değildir. Bir şehrin veya bölgenin Türk karakteri yalnızca nüfus çoğunluğuyla korunmaz; dil, eğitim, mülkiyet, siyasi temsil, akademik üretim ve tarih bilinciyle korunur. Bunlardan biri kaybolduğunda diğerleri de zamanla aşınır. Sessiz kalınan her müdahale, birkaç kuşak sonra “Zaten burada Türk yoktu.” cümlesine dönüşür.
Hafızayı Kurumsallaştırmak
Bu nedenle Türk dünyasının ihtiyacı yalnızca hatırlamak değil, hafızayı kurumsallaştırmaktır. Klasik diplomasinin hantallığı yahut şölen ve kardeşlik kurultaylarında tüketilen yumuşak güç, sahadaki kırılmaları durdurmaya yetmez. Türkiye ve Türk dünyası, dağınık ve uzun vadeli hedeflerden yoksun burs programları yerine; hukuk, tarih, arşivcilik, medya, demografi ve kamu yönetimi alanlarında uzman insan kaynağı yetiştirmek zorundadır. Söz konusu coğrafyalardaki mülkiyet gasplarını, tarihi tapu kayıtlarını ve nüfus hareketlerini uluslararası hukukun ve küresel akademinin önüne güvenilir ve denetlenebilir belgelerle koyacak esnek, rasyonel ve sonuç odaklı kurumlara ihtiyaç vardır.
Egemenlik duvarlarının aşılamadığı coğrafyalarda, devlet kurumlarının geçit bulamadığı kriz bölgelerinde, gösterişçi ve slogan düzeyindeki söylemler yerini sessiz, planlı bir inşaya bırakmalıdır. Yerel medyayı yaşatan, tarihi belgeleri gün yüzüne çıkaran, gelecekte doğabilecek mülkiyet, temsil ve kültürel hak tartışmalarını bugünden uluslararası hukukun zeminine taşıyan sivil ve akademik ağlar kurulmalıdır. Çünkü bilgiyle, kurumla ve süreklilikle desteklenmeyen hiçbir kültürel yakınlık, yeni bir hamaset türünden öteye geçemez.
Güney Türkistan’a ne oldu? Adı, iradesi ve hafızası parçalansa da Güney Türkistan kaybedilmiş değildir. Onu yaşatacak halk, tarih bilinci ve kurumsal imkan hala mevcuttur. Halep, Musul ve Gökyurt için sorulması gereken soru ise daha serttir: Aynı sürecin tamamlanmasını mı seyredeceğiz, yoksa Türk dünyası tarihi hafızasını sürekli ve sonuç üreten bir dış politika aracına dönüştürmeyi mi öğrenecek?