Türkiye’de devlet fikri çoğu zaman akılcı ve soğukkanlı bir tartışmanın konusu olmaktan çıkıp duygu yüklü sembollerin, romantik kabullerin ve ezberlerin gölgesinde ele alınıyor. Devlete ya dokunulmaz bir kutsiyet atfediliyor ya da onu yalnızca baskı üreten soğuk bir aygıt sayan toptancı bir yaklaşıma düşülüyor. İlk bakışta birbirine tamamen zıt görünen bu iki tavır, aslında aynı yanılgıda buluşuyor: Her ikisi de devleti, teşkilat kapasitesi, somut işleyişi ve vatandaşın hayatında ürettiği neticeler üzerinden okumayı ihmal ediyor. Türkiye'de bugün devleti kutsallaştıran ve böylece denetimden muaf tutan tavır, Türkiye'nin ilerlemesi önündeki en büyük engellerden biridir.
Devleti Sevmek ile Devlete Tapınmak Farklıdır
Oysa bu coğrafyanın sert gerçekleri içinde devletin gücü, ona atfedilen soyut kutsiyetle ya da ideolojik öfkeyle ölçülemez. Devletin kudreti törenlerdeki ihtişamda, hamasi nutuklarda veya geçmiş zaman güzellemelerinde değil; kriz anlarında ve gündelik hayatın maddi gerçekliklerinde ortaya çıkar. Bir afet anında hızla organize olabiliyor mu? Sınırını koruyabiliyor mu? Hukuku imtiyaz tanımadan işletebiliyor mu? Mülkiyet hakkını güvenceye alıp ekonomik istikrarı sağlayabiliyor mu? Kamu kaynaklarını şeffaf ve denetlenebilir biçimde yönetebiliyor mu? Devlet fikrini ciddiye almak, bu soruları hasıraltı etmek değil, tam tersine ısrarla sormaktır.
Bu yüzden devlet sevgisi ile devlete tapınmak arasında büyük bir fark vardır. Devleti gerçekten sevenler, kurumların tahkim edilmesini, hukukun işlemesini, liyakatin korunmasını ve kamu düzeninin ayakta kalmasını ister. Devlete tapınan zihniyet ise eleştiriyi ihanetle, denetimi düşmanlıkla, sorgulamayı saygısızlıkla eş tutar. Böylece koruduğunu sandığı devleti, şahısların, dar kadroların ve günübirlik siyasi bağlılıkların etkisine açık hâle getirir. Devleti kutsallaştırmak sanıldığı gibi onu güçlendirmez; bilakis mirasyedi kurumlar ve kadrolar yaratır: Devraldığı itibarı, tecrübeyi ve teşkilat kapasitesini harcayıp yerine yenisini koymayan, sırf geçmişin birikimiyle idare eden yapılar.
Devletin Yokluğu da Zararlıdır
Buna karşılık devleti yalnızca bir baskı mekanizması olarak gören ve onu zayıflatmayı özgürleşme zanneden bir yaklaşım da vardır. Oysa kamu otoritesinin, kural koyucu aklın ve devlet kapasitesinin geri çekildiği alanlarda özgürlük kendiliğinden vuku bulmaz. Bu boşluğu mafya, tarikat ve cemaatler, feodal ağalar gibi devlet dışı unsurlar doldurur. Böyle yerlerde vatandaş hakkını mahkemede değil; çetelerin tahsilatçısında, aşiretin arabuluculuğunda veya din tacirlerinin sözde hocalarında aramak zorunda kalır. Bu, özgürleşme değildir; devletin bıraktığı boşlukta kurulan kabile hukukudur. İşleyen, kurallara bağlı ve denetlenebilir bir devlet aygıtı olmadan ne fırsat eşitliği sağlanabilir ne piyasa öngörülebilirliği korunabilir ne de bireysel haklar güvence altına alınabilir.
Devletin Gücü, Kişileri Aşan Kurumların Varlığıyla Ölçülür
Devleti ayakta tutan şey günübirlik siyasi sloganlar değil, kişilerin ömrünü ve gücünü aşan kurumların sürekliliğidir. Modern devlet, karizmatik liderlerin veya dönemsel kadroların yeteneklerine mahkum olmayan, kendi kurallarıyla işleyen bir organizasyon olmak zorundadır. Bürokratik hafıza, uzmanlık, hukuk güvenliği, hesap verebilirlik; doğrudan doğruya devletin omurgasını oluşturan unsurlardır. Nitekim 1911’den 1923’e kadar kesintisiz savaşmış, harap olmuş Türk milletinin alametifarikası, en zor şartlarda bile bu omurgayı koruyabilmiş ve yeniden inşa edebilmiş olmasıdır.
Bu tespitin en sarih delili kendi tarihimizdedir. 1911’den 1923’e kesintisiz savaşan bir milletin elinde hilafetin ve saltanatın asırlık kutsiyeti duruyordu; iş görmedi. 1914’te ilan edilen Cihad-ı Ekber fetvası, beklenen kitlesel ayaklanmayı üretmek şöyle dursun, iki yıl sonra bizzat Hicaz’da Arap isyanına engel olamadı. Devlete atfedilen kutsallığın içi boştu.
Devleti ayakta tutan şeyler temelleri III. Selim ve II. Mahmut'tan beri güç bela atılmaya başlanmış modern devlet teşkilatındaydı; İkinci Meşrutiyet ile İttihat ve Terakki teşkilatı ile modern devlet omurgası güçlenmeye başladı. Mektepli subay ve memur kadrosu, taşraya yayılmış şube ağı, gizli haberleşme disiplini ve yabancılara tanınan hukuki-mali ayrıcalıkları 1914’te tek taraflı kaldıracak, 1916’da din mahkemelerini Adliye Nezareti’ne bağlayacak kurumsal cüret, öngörü ve yenilenme iradesi İttihat ve Terakki'de mevcuttu. Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri büyük ölçüde bu taşra teşkilatının üzerine kuruldu; Erzurum’da Kazım Karabekir, Ankara’da Mustafa Kemal Atatürk, İzmir’de Celal Bayar aynı mektebin ürünüydü.
Bu yapı, imparatorluğun dağılmasından sonra yaşamayı sürdürdü ve bir cumhuriyet kurdu. Kişiler gitti; omurga kaldı. Erken Cumhuriyet'in yaptığı, o omurgayı devralıp altındaki zemini çağdaş temellere oturtmaktı: Kişilere atfedilen kutsallığın yerine millet egemenliğini, maceranın yerine milli sınırlar içinde hür ve bağımsız yaşayacağımız Misak-ı Milli’yi, Kuva-yı Milliye’nin yerine düzenli orduyu koydu.
Liyakat, Bir Milli Güvenlik Meselesidir
Bu noktada liyakat kulağa hoş gelen ahlaki bir temenniden ibaret değildir; doğrudan doğruya millî güvenlik meselesidir. Liyakatsiz kadrolaşma yalnızca kötü yönetim üretmez. Kriz anlarında koordinasyonu bozar, kamu kaynaklarını israf eder, vatandaşın devlete duyduğu güveni aşındırır; daha da önemlisi kriz anında karar zincirini kopartır. Bir devletin kurumları “kimin adamı” olduğuna göre değil; bilgiye, tecrübeye, ehliyete ve sorumluluk bilincine göre şekillendiğinde sahici bir kapasiteye kavuşur.
Güçlü Devlet Sessizce İşler
Güçlü devlet, sesi en çok çıkan devlet değildir. Güçlü devlet, varlığını en az hissettirdiği anda bile düzen üretebilen devlettir. Vatandaşın hakkını aramak için kapı kapı dolaşmak zorunda kalmadığı, kuralların kişiye göre değişmediği, vergilerin şeffaf biçimde hizmete dönüştüğü, afet anında kurumların beklemeden harekete geçtiği, adaletin siyasi rüzgarlara göre eğilip bükülmediği bir düzen; soyut devlet güzellemelerinden çok daha kıymetlidir.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı, devleti daha fazla kutsallaştırmak ya da onu tamamen etkisizleştirmek değil; onu daha iyi işletmektir. Çünkü kutsallaştırılan devlet denetlenemez hale gelir. Denetlenemeyen devlet ise zamanla kendi kapasitesini içeriden tüketir. Gerçek devlet aklı, hataların üstünü örtmekte değil kurumları iyileştirmekte; biatı ödüllendirmekte değil ehliyeti korumakta; sembolleri büyütmekte değil işleyişi güçlendirmekte aranmalıdır.
Türk milletinin geleceğini güvence altına alacak olan şey, devleti ne kadar yücelttiğimiz değil, o devletin ne kadar liyakatle çalıştığıdır. Devleti seven yurttaşlar, onu eleştiriden muaf tutmaz; daha adil, daha öngörülebilir, daha kurallı ve sarsıntılar karşısında daha dayanıklı kılmaya çalışır. Modern Türkiye’nin önündeki en temel sınav da kutsal devlet anlatısından sıyrılıp işleyen devlet gerçekliğine ulaşabilmektir.
Okunması Gereken Eski Türk Eserleri
- Balasagunlu Yusuf (Yusuf Has Hacib), Kutadgu Bilig (1069): Hükümdar Küntogdı, kendi özünü köni törü (doğru yasa) olarak tanımlar. Bin yıl önce yazılmış bir Türk metni, meşruiyeti şahsa değil kurala ve hukuka bağlamaktadır.
- Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi (1631): IV. Murat'a sunulan bu layiha, liyakatin bir milli güvenlik meselesi olduğunu tam dört yüz yıl önce açıkça belirtmiştir. Rüşvetle satılan makamların, ehliyetsiz atamaların, bozulan kayıt düzeninin yıkıcılığından söz eder.