Bu yazı Para Analiz'de 20 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanmıştır.
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu 23 Temmuz'da toplanıyor. Toplantı öncesindeki tablo iki yönlü. Yılın başında kurulan hesapların hepsi bozuldu; buna karşılık savaşın en sert aylarında korkulan yıkım da yaşanmadı. Türkiye ikinci yarıya dar bir nefes alma penceresiyle giriyor. Bu pencerenin ne kadar açık kalacağı ve ne için kullanılacağı, yılın geri kalanını belirleyecek.
Savaşın Faturası
Şubat sonunda başlayan savaş, 2026 için kurulmuş bütün hesapları bozdu. Bozulmayı beş rakamda görmek mümkün. Savaş öncesinde yıl sonu için beklenen politika faizi %30 idi; bugün %35 bekleniyor. Yıl sonu enflasyon beklentisi %24'ten %29'a çıktı. Bütçe açığının milli gelire oranı %3,5 yerine %4, cari açığın oranı ise %1,8 yerine %2,8 konuşuluyor. Büyüme beklentisi %4,4'ten %3'e indi.
Enerjisini dışarıdan alan bir ülkeye savaşın kestiği fatura budur. Para pahalılaştı, fiyatlar yükseldi, açıklar büyüdü, üretim azaldı.
Faturanın bir bölümünü devlet üstlendi. Akaryakıttaki eşel mobil düzeneği, yani pompa fiyatı yükseldiğinde devletin aldığı vergiden vazgeçerek zammı yumuşatması, elektrik ve doğalgaz sübvansiyonlarıyla birlikte şoku vatandaşın sırtından alıp bütçeye yükledi. Vatandaş korundu, ancak bedel ortadan kalkmadı. Yalnızca yer değiştirdi.
Petroldeki Rahatlama Geçici, Belirsizlik Sürüyor
Haziran ortasındaki geçici mutabakat Hürmüz'ü yeniden açtı ve Brent 70'li dolarlara geriledi. Ne var ki son günlerde İran'da ve boğaz çevresinde çatışma yeniden alevlendi. Mutabakatın ayakta kalıp kalmayacağı, boğazın açık kalıp kalmayacağı bugün itibarıyla belirsiz. Elimizdeki rahatlamanın emanet olduğunu bilerek konuşmak zorundayız.
Petrolün ağırlığı kaba bir hesapla ölçülebiliyor. Brent'teki her 10 dolarlık artış, yıl sonu enflasyonuna yaklaşık 1,2 puan, cari açığa ise 6 milyar dolar ekliyor. Petrol 85 dolara tırmanırsa yıl sonu enflasyonu %30'un üzerine taşınıyor, 60 dolara inerse %27'nin altına düşüyor. Yani Hürmüz’de atılan her bir kurşun, Türkiye’nin hesaplarını değiştirmeye muktedir.
Şu an rüzgar arkamızdan esiyor gibi görünüyor. Ancak bu rüzgarı biz çıkarmadık, yönünü de biz belirlemiyoruz. Kontrolümüz dışında.
Merkez Bankası Mühimmat Topluyor
Mart ve Nisan aylarında Merkez Bankası, kuru savunmak için piyasaya haftada on milyar doları aşan satışlar yaptı. Nisan sonunda yön değişti; banka o tarihten bu yana döviz alıyor. TCMB EVDS haftalık rezerv serilerine göre, savaşın en sert döneminde brüt rezervler 52,7 milyar dolar eridi ve 11 Mayıs'ta 165,5 milyar dolara indi. Bugün 160 milyar dolarda, swap hariç net rezervler ise 40 milyar dolar dolaylarında.
Hanehalkı da şimdilik dövize kaçmış değil. Savaş boyunca haftalık döviz ve altın alımları ölçülü kaldı. Sıcak bir kriz döneminde pek alışkın olmadığımız bir sükunet bu. Yine de tabloyu iyimser okumamak gerekir. Geri toplanan miktar, savaşın zirvesinde harcananın yalnızca bir bölümüdür.
Takvim Kasım'a Kadar Bizden Yana
Yaz ayları, Türkiye'nin dış dengesi açısından yılın en rahat mevsimidir. Turizm geliri akmaya başlar, cari denge Temmuz ile Ekim arasında ya fazla verir ya da açığı hafifler. Buna bir de dış borç geri ödemelerinin Haziran'daki yığılmadan sonra seyrelmesi ekleniyor. Döviz talebi geriliyor.
İkisi birleşince dördüncü çeyreğe kadar rezervler üzerinde ciddi bir baskı görünmüyor. Baskı Kasım'da geri gelecek.
Maliye Politikası Artık Para Politikasına Omuz Vermiyor
2025'te bütçe disiplini enflasyonla mücadelenin bir parçasıydı. 2026'da değil.
Vergi tamponu ve enerji sübvansiyonları yüzünden vazgeçilen gelirle birlikte bütçe açığının yıl sonunda milli gelirin %4'üne ulaşması bekleniyor. Ekonominin gidişatından arındırılmış faiz dışı denge, yani konjonktürün getirdiği kendiliğinden iyileşme ya da bozulma çıkarıldığında geriye kalan gerçek bütçe duruşu, 2025'teki toparlanmasını sürdürmüyor; yatay seyrediyor.
Maliye politikası artık ne frene ne gaza basıyor. Kulağa tarafsız geliyor; oysa enflasyonla mücadelede tarafsızlık, mücadeleye destek olmamakla eşdeğerdir. Bir yıl önce iki motor çalışıyordu, şimdi tek motor kaldı. O tek motor da, aşağıda göreceğimiz üzere, tek başına güçsüz.
Ekonomi Soğuyor, Enflasyon Düşmüyor
ODMD aylık pazar raporlarına göre, ikinci çeyrekte otomobil satışları bir önceki çeyreğe göre %3,8, ithal otomobillerde %6,4 geriledi. TCMB haftalık kartlı harcama verilerine göre ise, reel kart harcamaları %1,6 azaldı. İlk çeyrekte istihdam 301 bin kişi düştü, atıl işgücü oranı %30,4'e çıktı. Ekonomi soğuyor.
Peki bu soğuma enflasyonu ne kadar indiriyor? Merkez Bankası bir yıldır her raporunda, talep koşullarının dezenflasyon sürecini desteklediğini söylüyor. Mümkündür, destekliyor olabilir. Ancak enflasyonun hızı bir buçuk yıldır %30'da çakılı, manşet rakam ise yılbaşından bu yana yükseldi. Talebin kısılması belirleyici olsaydı, bu iki rakamdan en az biri düşerdi.
Yıllık enflasyon Haziran'da %32,1 ile 2025 sonundaki %30,9'un üzerine çıktı. Türkiye'de enflasyonu belirleyen şey talebin kısılması değil; kur, ücret ve enerji fiyatıdır. Faiz bunlardan yalnızca birine (kura) dolaylı yoldan etki eder. Elimizde faal durumda kalmış tek motor olan faiz, denklemin üç değişkeninden ikisine (ücretler ve enerji fiyatlarına) hiç etki edemiyor.
Fiyat artışının aylık temposu, yani mevsim etkilerinden arındırılmış medyan enflasyonun yıllık karşılığı, 2025 boyunca ve 2026'nın ilk yarısında %30 dolayında çakılı kaldı. Bir buçuk yıldır aynı yerde duruyoruz.
Yılın Sonuna Yaklaşırken
Asgari ücret ile açlık sınırı arasındaki makasın yıl sonunda %35'e ulaşması bekleniyor. Asgari ücretli bir işçi, dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda harcamasını dahi karşılayamıyor. Bu, geçiştirilecek bir mesele değil, çözülmesi gereken gerçek bir adalet sorunudur.
Zamlar giderek açılan bu makası kapatamaz hale geliyor. 2024 başında asgari ücret açlık sınırının %11,5 üzerindeydi; açlık sınırı asgari ücreti o yılın Nisan ayında geçti. Ocak 2025 zammı ile aradaki makas kapandı, fark %0,1'e indi; ancak yalnızca bir ay sonra makas yeniden açıldı. Ocak 2026'da ise zam yapıldığı anda bile asgari ücret, açlık sınırının %11,2 altında kalmıştı. Bu yıl Aralık'ta açıklanacak oran, aynı zamanda seçim takviminin de habercisi olacaktır.
Ücreti bastırmak yoksulluğu derinleştirir, serbest bırakmak enflasyonu besler. Kolay bir yanıtı yok. Bu anafordan çıkış, ücret pazarlığında değil; verimliliği yükseltmekte, mali disiplini kurmakta ve enerji faturasını küçültmekte yatıyor.
Ufuktaki Seçim Ekonomisi de Cabası
23 Temmuz'daki toplantıda faiz indiriminin ölçülü olması, reel faizin yüksek kalması gerekiyor. Enflasyonun hızı düşmüyor, maliye politikası yardıma gelmiyor, ekonomiyi soğutmanın getirisi ise cılız kalıyor.
Türk Lirası da artık ucuz değil. Üretici fiyatları bazlı reel efektif kur, dokuz yıllık ortalamasının %12 üzerinde. 2021 sonunda 71 olan endeks bugün 101. Kuru enflasyona karşı çıpa olarak kullanmanın faturası, ihracatçımızdan ve küresel piyasalardaki rekabet gücümüzden kesiliyor.
Elimizdeki sakinlik kendi eserimiz değil, bu sükunet kalıcı hiç değil. Petrolün gerilemesinin (ki Hürmüz'deki belirsizlik nedeniyle yeniden yükseliyor) ve turizm mevsiminin armağanı. Üstelik boğazdaki çatışma yeniden alevlenmişken, bu armağanın Kasım'a kadar dayanacağının garantisi de yok.
Bu pencereyi mali disipline ve enerji bağımlılığımızı azaltacak yatırımlara mı harcayacağız, yoksa seçim ekonomisine mi? İkincisini seçersek, gelecek yılın daha da çetin geçecek.