Türkiye'nin 400 yıllık mali tarihi, hazineye giren paranın neden Avrupa'nın gerisinde kaldığını gösteriyor: Mali kapasite geç de olsa kurulabildi, ancak devleti içten çürüten, ahbap-çavuş ilişkilerinde yitirilen vergiydi. Türkiye'nin sınavı bugün de aynıdır.
Bir vatan her zaman ordularla kaybedilmez. Önce idari sınırlar değiştirilir; sonra mülkiyet, eğitim dili ve siyasi temsil. En sonunda yeni nesillere Türklerin orada hiç yaşamadığı anlatılır. Güney Türkistan bugün haritalarda yoktur; ancak şehirleri ve halkı hala yerindedir.
İstanbul, Türk tarihinin iki çehresini birden taşır. Bir gün bir Türk hakanının dehasıyla kılıç hakkı edilerek alındı; başka bir gün başka bir hükümdarın korkaklığıyla kurşunsuz teslim edildi. Fetheden ile teslim eden adaş, kuran ile kaybeden de. Tarihin cilvesi.
"Cihan Devleti" söylemi gururumuzu okşar; ne var ki akademik literatür, küresel hegemonya kavramını çok daha dar tanımlar. Tarih boyunca bu tanım dahiline yalnızca dört devlet girebildi ve Osmanlı İmparatorluğu bunlardan biri değildi. Neden?
Şerif Mardin, 1973 yılında yayımladığı “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics?” adlı makalesinde Türk siyasetini ideolojik saflaşmalarla değil yapısal bir kırılmayla okumuştu: Merkez ve çevre. Şerif Mardin’in
Parçalanmış Ülke Efsanesi
Samuel Huntington, Soğuk Savaş sonrası dünyayı medeniyetler etrafında haritalandırırken Türkiye'yi meşhur biçimde "parçalanmış bir ülke" olarak damgalar: Kendini Batı'ya bağlamak için