İçeriğe geç

Spor, Liyakat, Siyaset

Balogun'un cezasını Trump'ın telefonu kaldırttı, ABD yine de elendi. Türk futbolu da 24 yıl sonra girdiği Dünya Kupası'nda benzer akıbeti yaşadı: Liyakatsizlik, ahbap-çavuşçuluk ve siyasi saikler. Peki Türk basketbolu ve voleybolu neden farklı? Liyakatin zaferi mümkün, üstelik kanıtlanmış.

Spor, Liyakat, Siyaset

Futbol dünyası, spor tarihinin en aleni kural ihlallerinden birine tanık oldu. Amerikalı forvet Folarin Balogun, Bosna-Hersek maçında aldığı kırmızı kartla bir sonraki maçta yer alamayacaktı. Ancak ABD Başkanı Trump'ın FIFA Başkanı Infantino'yu araması, maç cezası kuralını FIFA'ya 60 yılı aşkın süreden sonra ilk kez verdiği bir kararla bir yıllık gözetimli ertelemeye çevirttirdi. Belçika Federasyonu hayrete düştüğünü açıkladı, UEFA ise kırmızı çizginin aşıldığını söyledi. Balogun yine de maça çıktı ve ABD, Belçika'ya 4-1 kaybederek Dünya Kupası'ndan elendi.

Spor alanında yaşanan bu müdahalecik örneği, iktisat alanında müdahaleci bir yürütmenin bir ekonomiye neler yapabileceğinin küçük bir yansıması olarak okunabilir. Kurallar esnetildi ve müdahalecilik kısa vadede rekabetçiliği artırmış gibi göründü, ancak kararların serbest piyasa yerine siyasetin dayatmasıyla alınması düşük performansa yol açtı. Siyasi müdahale sonucu değiştirmedi, yalnızca turnuvanın meşruiyetini ve ABD'nin saygınlığını zedeledi.

Spor, iktisadın soyut modellerinin aksine, liyakatsizliği kabul etmeyen nadir alanlardan biridir. Skor tabelası tartışılmaz, ölçülebilir, saklanamaz bir hakemdir. Sahadaki doksan dakikanın sonunda kimin daha iyi oynadığı ortaya çıkar. Bu yüzden spor, liyakatin zaferinin en saf laboratuvarıdır ve liyakatsizliğin en çabuk teşhis edildiği yerdir.

Türkiye'de Benzer Hastalık, Daha Ağır Seyir

Türk futbolu bu teşhisi geçtiğimiz haftalarda acı biçimde doğruladı. Milli takım 24 yıllık aradan sonra Dünya Kupası'na katılma hakkını kazanmıştı ve turnuva öncesi FIFA sıralamasında 22. sıraya, yani son dokuz yılın zirvesine yerleşmişti. Ancak grup aşamasında Avustralya'ya ve Paraguay'a art arda kaybedip elendi; FIFA sıralamasında 10 basamak birden gerileyerek 32. sıraya düştü. Aslında bu potansiyel yeni değil: Türkler, 2002 Dünya Kupası'nda dünya üçüncülüğü kazanmış bir millet. Aradan geçen 24 yıl, o potansiyelin sistemli biçimde nasıl eritilebileceğinin de bir gösterisi oldu.

Türkiye Futbol Federasyonu'nun yönetim yapısı, hakem atama süreçleri ve kulüp-siyaset ilişkileri yıllardır aynı örüntüyü üretiyor. Bu kurumsal tıkanıklığın en somut çıktısı, yapısal krizlerin ve operasyonel başarısızlıkların rasyonel bir sorumluluk paylaşımı yerine kadercilikle geçiştirilmesidir. Türkiye’de faturanın kurumsal bir kader anlatısına kesilmesi ve TFF yönetiminin yönetsel yetersizliğini kabul etmemesi kronikleşen bir yönetim körlüğüne işaret etmektedir. Stratejik planlama, veri odaklı gelişim ve sistematik çalışma süreçleri inşa edilmeden kurulan bir tevekkül mekanizması, performansı rasyonel kriterlerle ölçmeyi imkansız kılmaktadır. Zira milyarlarca liralık yayın gelirlerini, finansal sürdürülebilirlik süreçlerini ve uluslararası diplomasiyi yönetmesi gereken bu makamın, asgari eğitim şartlarından dahi muaf tutulması, kurumsal yönetişim ilkeleriyle ve TFF yönetiminin gerektirdiği profesyonellik ile taban tabana zıttır.

Söz konusu yönetsel zafiyet yalnızca söylemsel düzeyde kalmayıp, operasyonel süreçlerin her kademesine sirayet eden bir kurumsal dejenereleşmeyi de beraberinde getirmektedir. Uluslararası standartlarda, şeffaf ve denetlenebilir bir tedarik/organizasyon mekanizması işletmek yerine; milli takımın kritik kamp organizasyonlarının ve Arizona'daki tartışmalı otel seçimlerinin federasyon başkanının yeğeni üzerinden yürütülmesi, ahbap-çavuşçu bir idari yapının açık ilanıdır. Performans ve kurumsal tecrübe yerine sadakat ve yakınlık ilişkilerinin ikame edildiği bu keyfilik düzeni, kurumsallaşmanın sürekliliğini sabote ederek Türk futbolunu kendi potansiyelinin fersah fersah altında kalmaya mahkum etmektedir.

Milli Bir Verimlilik Sorunu

Bu örüntü futbolla sınırlı değildir. Kimin ihaleyi alacağı, kimin krediye erişeceği, kimin kamuda yükseleceği performanstan çok yakınlıkla belirlenmektedir. Türkiye'nin bu ahbap-çavuşçuluk hastalığının en görünür ve en çabuk teşhis edilen alanı spordur; nitekim spor müsabakaları liyakatin en açık ve en çabuk biçimde test edildiği bir sahadır. Ahbap-çavuşçuluk, kaynakları yönlendirirken yeteneği değil sadakati merkeze alır; sonucunda en yetenekli olan değil en itaatkar olan öne çıkar. Bunun neticesinde yüce bir millet, kendi potansiyelinin altında, kronik biçimde vasata mahkum edilir. Türkiye'nin sorunu budur. Bu, ahlaki bir mesele olmanın ötesinde, dümdüz bir milli verimlilik sorunudur; çünkü yanlış kişiyi doğru yere koyan her karar, milletin toplam üretkenliğinden çalınmıştır.

Doğru Örnekler: Basketbol ve Voleybol

Türkiye'de liyakatin uygulandığı alanlar ve dönemler mevcut: Türk basketbolu, Türk kadın voleybolu ve hatta futbolun kendi tarihinden güzel bir anı. Galatasaray'ın 2000 yılında kazandığı UEFA Kupası, liyakatin işlediği bir sistemin Türk futbolunda da mümkün olduğunu gösteriyor; sorun sporun doğasında değil, kurumsallaşmanın sürekliliğinde.

A Milli Erkek Basketbol Takımı, 2001'de EuroBasket'te, 2010'da ev sahibi olduğu Dünya Kupası'nda ve 2025'te yeniden EuroBasket'te finale çıkıp üç kez gümüş madalya kazandı; kulüp düzeyinde de aynı otuz yılda dokuz Avrupa kupasıyla destekleniyor. A Milli Kadın Basketbol Takımı benzer bir çizgide ilerledi: 2011'de gümüş, 2013'te bronz, 2014'te ev sahibi olduğu Dünya Şampiyonası'nda dördüncülük.

Asıl çarpıcı hikâye kadın voleybolunda yazıldı. Filenin Sultanları 2003'te gümüşle bu unvanı aldıktan sonra 2023'te tarih yazdı: Milletler Ligi'nde ve ardından Avrupa Şampiyonası'nda ilk kez altın madalya kazanarak Türk spor tarihinde takım sporlarında Avrupa şampiyonu olan ilk milli takım oldu. 2024 Paris'te ilk kez yarı finale yükselip dördüncü oldu, 2025'te ise Dünya Şampiyonası'nda Türkiye'ye tarihinin ilk dünya madalyasını (gümüş madalya) kazandırdı.

Bu başarı yalnızca A takımlar ile de sınırlı değil: U17 Milli Basketbol Takımı 2016'da gümüş, 2024'te bronz, 2026'da dördüncülük alarak sistemli çalışmanın ve liyakatin önemini vurguladı.

Türk basketbolunda da voleybolunda da her şey mükemmel değildir; sorunları muhakkak vardır. Ancak Türk futboluna kıyasla siyasi patronajın ve ahbap-çavuş ilişkilerinin gölgesi çok daha azdır; bu yüzden genç yetenekler daha az kaybolmakta, liyakatten söz edilebilmektedir. Alperen Şengün'ün NBA'e uzanan yolu da, Eda Erdem Dündar'ın kaptanlığındaki Filenin Sultanları'nın Bangkok'taki finali de, sistemli çalışmanın ve liyakatin meyvesidir.

Sonuç

Balogun'un gördüğü maç cezasının kaldırılması, Türkiye'nin FIFA sıralamasındaki çakılışı, basketbolun ve voleybolun sessiz istikrarı ile makroekonomik ve siyasi dinamikleri aynı mercekten bakarak okumak mümkündür: Liyakatin üstünlüğü ve müdahaleciliğin zararları.

Yaman Alp Ungan

Yaman Alp Ungan

Yatırımcı ve danışman. Akılcı milliyetçilik, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa zemininde dış politika, ekonomi ve tarih üzerine yazar.

Tüm yazılar

Aynı kategoriden: Toplum, Bilim, Kültür, Sanat

Tümünü gör
Babalık ve Baba Olmak Üzerine

Babalık ve Baba Olmak Üzerine

/

Aynı yazardan: Yaman Alp Ungan

Tümünü gör
NATO, Orta Asya, Türkiye

NATO, Orta Asya, Türkiye

/
NATO'nun Türkiye Denklemi

NATO'nun Türkiye Denklemi

/