Osmanlı İmparatorluğu tarihi bizde çoğunlukla seferler, kuşatmalar ve antlaşmalar üzerinden anlatılır. Oysa bir devletin ne yapabileceğini belirleyen şey, hazinesine yılda ne kadar para girdiğidir. Ordu kurmak, donanma beslemek, kale yapmak, memur çalıştırmak; hepsi paraya bakar.
Kıvanç Karaman ve Şevket Pamuk'un 2010 yılındaki çalışması tam olarak bunu irdeliyor. Osmanlı arşivlerinde bulunmuş bütçe defterlerini tarayıp devletin merkezi hazinesine 1523'ten 1914'e kadar giren parayı ölçüyorlar ve aynı hesabı İngiltere, Fransa, İspanya, Hollanda, Venedik, Avusturya, Prusya, Polonya ve Rusya için yapılmış ölçümlerle yan yana koyarak kıyas ediyorlar.
16.yy'da Osmanlı merkezi hazinesinin geliri, Fransa ve İspanya hariç bütün Avrupa devletlerininkinden yüksekti. 1780'lerde ise aynı gelir, saf gümüş ağırlığı cinsinden ölçüldüğünde, 1560'lardakinden ancak birazcık daha fazlaydı. İki yüzyıl boyunca yerinde saymıştı. Oysa aynı süre zarfında Avrupa devletlerinin gelirleri katlanarak artmış ve Osmanlı'yı gölgede bırakmıştı.
Ölçüm Yöntemi
Yüzyıllar arası para karşılaştırması yapmak göründüğünden zordur, çünkü paranın kendisi sabit durmaz.
Osmanlı'nın gümüş para birimi akçeydi. Devlet mali sıkıntıya girdiğinde akçenin içindeki gümüşü azaltıp aynı gümüşten daha çok sikke bastırıyordu. Buna tağşiş denir; bugünkü karşılığı, karşılıksız para basmaktır. Bu yüzden "1650'de hazineye şu kadar akçe girdi" tümcesi, 1550 ile karşılaştırıldığında hiçbir şey ifade etmez.
Karaman ve Pamuk'un çözümü ise basit ve sağlamdır. Her yılın gelirini o yılki akçenin gümüş içeriğiyle çarpıp geliri saf gümüş ağırlığına, yani tona çeviriyorlar. Osmanlı arşivlerinde bulunmuş, 1523 ile 1788 arasını kapsayan kırktan fazla bütçe defterini böyle tarıyorlar. 19.yy için farklı bir kaynağa geçmek zorunda kalıyorlar, çünkü 1780'lerin sonu ile 1830'ların sonu arasında elde bütçe defteri yok. İmparatorluğun en köklü kurumsal dönüşümden geçtiği bu elli yıl, aynı zamanda merkezi bütçe tutma alışkanlığının da kesintiye uğradığı yıllardır. 1840'lardan Birinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönem için Tevfik Güran'ın derlediği bütçe belgeleri kullanılıyor. Veridizisi aradaki bu boşlukla birlikte 1523'ten 1914'e uzanıyor.
Bunun yanı sıra, daha da belirleyici olan ikinci bir ölçüt daha kullanıyorlar: "Kişibaşına düşen yıllık merkezi vergi geliri, İstanbul'da vasıfsız bir inşaat işçisinin kaç günlük yevmiyesine denk geliyor?" Bu ölçüt üstündür, çünkü ülkeler arasındaki fiyat farklarını da, zenginlik farklarını da temizler. Ayrıca gündelikçi işçi ücreti verisi, hem Osmanlı hem Avrupa için, o çağın milli gelir tahminlerinden çok daha kolay bulunur ve çok daha güvenilirdir.
Nüfus hesabında ise dikkatli davranıyorlar. Kırım, Macaristan, Eflak ve Boğdan, Trablus, Tunus ve Cezayir, Arabistan'ın çoğu kısmı hesap dışında bırakılıyor, çünkü buralar merkezi hazineye kayda değer vergi göndermeyen, İmparatorluğun uydusal bölgeleri idi. Geriye Balkanlar, Anadolu, Suriye, Irak ve Mısır kalıyor. Bu alanın nüfusu (Avrupa'da aynı dönemdeki nüfus artışının aksi yönde) 1550 ile 1800 arasında 19 ile 21,5 milyon arasında dolaşmış ve neredeyse hiç değişmemiştir.
Burada üç ayrı verikümesini birbirinden ayırmak gerekiyor. Bu ayrım kurulmadan Osmanlı maliyesi anlaşılmaz.
Birinci veri milli gelirdir, yani ülkede bir yıl içinde üretilen mal ve hizmetin toplamı. İkinci veri toplumdan alınan vergidir, vergi mükellefinin cebinden çıkan toplam yüktür; buna kanuni vergiler de, ek salmalar da, kayda geçmeyen zorla toplamalar da dahildir. Üçüncü veri ise merkeze ulaşan paradır, yani İstanbul'daki hazineye giren miktardır.
Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa arasında birinci ve ikinci veride fark uzun süre sınırlı kaldı. Uçurum üçüncüsündeydi. Osmanlı toplumu vergi veriyordu; ancak verdiği verginin büyük kısmı merkeze varmadan yolda aracılar tarafından emilmekteydi.
16.yy Vergi Düzeni: Merkez ve Tımar
Merkezileşmenin temelleri Fatih Sultan Mehmet döneminde atıldı. Fatih, kırsal soyluluğun gönlüne ve adamına bağlı bir beylikten, kendi ordusu ve kendi kurumları olan bir imparatorluk çıkardı. Yöntemleri serttir. Vergiler artırıldı, tuz, sabun ve mum gibi temel mallarda devlet tekeli kuruldu, özel şahısların ve vakıfların elindeki topraklara el konuldu.
Akçenin gümüş içeriği 1320'lerden 1440'lara kadar neredeyse hiç değişmemişti. Sonraki kırk yılda ise yaklaşık on yılda bir yapılan tağşişlerle toplam %30 azaltıldı. Bu politikalar ciddi hoşnutsuzluk yarattı; Fatih ölene kadar sürdürdü, oğlu II. Bayezid tahta çıkar çıkmaz hem küstürülen kesimlerle barıştı hem de düzenli tağşiş uygulamasına son verdi.



II. Mehmet döneminden sikkeler. Soldan sağa: (1) Sultani Altın (1478/79), (2) Akçe (1470), (3) Akçe (1444/45)
16.yy'da vergi düzeni iki bacaklıydı: Merkezi hazineye akan vergiler ile tımar sistemine ayrılan kalemler.
Merkezi hazineye (Hazine-i Amire) giden kalemler nakit toplanan vergilerdi. Mukataa, belirli bir gelir kaynağının belirli bir süre için ihaleyle özel kişilere toplattırılması demektir; gümrükler, ticaret vergileri, darphane, tuzla ve maden gelirleri böyle toplanırdı. Avarız, savaş zamanlarında hanelere salınan olağanüstü vergiydi; başlangıçta ayni, giderek nakit alınıyordu. Cizye, gayrimüslim tebaadan alınan baş vergisiydi. Bu paralar idarenin masraflarına ve başkentte duran daimi ordunun, özellikle yeniçerilerin ücret ve iaşesine harcanıyordu.
Tımar sistemine ayrılan kalemler ise kırsal ve tarımsaldı. Toprak ve üzerindeki halk hukuken padişahın mülkü sayıldığı için köylü toprak kirası, vergi ve angarya yükümlüsüydü. Bu gelirleri taşradaki sipahi toplar, karşılığında kendisine düşen sayıda atlı askeri donatıp sefere getirirdi.
Tımar sistemi, kendi çağının şartlarında akıllıca bir düzenlemedir. Paranın az dolaştığı, ulaşımın yavaş olduğu bir ekonomide vergiyi köyden İstanbul'a taşıyıp oradan tekrar orduya dağıtmak yerine, gelir kaynağını doğrudan kırsaldaki askere bağlıyordu. Üstelik yeni fethedilen her bölgede kolayca kurulabiliyordu. Benzeri Selçuklu'nun ikta, Doğu Roma'nın pronoia düzeninde de vardır.


Osmanlı Tımarlı Sipahileri (solda), Doğu Roma pronoia'ları (sağda)
Bu yapı 16.yy'da öyle ağır basıyordu ki, sipahilerin topladığı verginin nakit karşılığı, merkezi hazineye giren nakdi açık farkla aşıyordu. Devletin gerçek büyüklüğü merkezde toplanmış değil, taşraya yayılmış vaziyetteydi.
Ateşli Silahlar ve Kırılma
16.yy'ın ikinci yarısında Habsburg'lara karşı yapılan savaşlarda Osmanlı süvarisi etkisini kaybetmeye başladı. Karşı taraf muharebe meydanına kalabalık, tüfekli ve talimli piyade getiriyordu. Bu piyadenin karşılığı ancak sürekli beslenen, sürekli ücret ödenen daimi ordudur. Daimi ordu ise nakit ister.
Böylece tımar terk edilerek iltizam yaygınlaştı. İltizam, bir bölgenin vergisini toplama hakkının açık artırmayla, genellikle bir yıllığına, elinde nakit olan kişilere satılmasıdır. Bu hakkı alan kişiye mültezim denir. Devlet açısından cazibesi büyüktür, çünkü parayı peşin alır, tahsilat zahmetini başkasına devreder.
17.yy'da maliyedeki bozulma tüm hızıyla sürdü. İltizam sözleşmelerinin süresi üç yıla (ve hatta daha uzun sürelere) çekildi, ihale bedelinin giderek daha büyük kısmı peşin istendi. Yani iltizam artık bir vergi toplama usulü olmaktan çıkıp bir iç borçlanma aracına dönüşmüştü. Aynı yüzyılda avarız vergisinin salınması ve toplanması da yerel eşrafa bırakıldı.
Bu tercihlerin toplumsal sonucu ayan denen yeni bir zümrenin doğması oldu. Ayan, taşrada oturan, yerel bilgisi ve yerel bağlantısı olan nüfuzlu ailelerdir. İdari ve askeri görevlilerden, kadılardan, ulemadan ve tüccardan çıkmışlardır. Şehirlerde otururlar, ellerinde ciddi nakit birikir, ticaret ve kredi işi yaparlar. Devlet onlara giderek daha çok muhtaç hale geldi. Vergiyi onlar topluyordu, kriz anında hazineye avans onlardan geliyordu, 18.yy'da asayişi sağlama ve sefere kendi maiyetiyle katılma görevi de onlara verildi.
1683 Viyana bozgunu ve ardından gelen uzun savaş yılları toprak kaybıyla bitince maliye ağır bir krize girdi. Yüzyıl sonunda büyük bir reform yapıldı ve malikane sistemi getirildi. Bu düzende bir vergi kaynağı, büyük bir peşin ödeme ve ardından yıllık taksitler karşılığında, alan kişiye ömür boyu ihale edilir hale geldi.


Solda: 14 Temmuz 1683. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı orduları, 140,000 askerle II. Viyana Kuşatması'nı başlattılar. Sağda: Arşidük I. Leopold ve Polonya-Litvanya Kralı Yan Sobieski kuşatma sonrası Viyana önlerinde.
Gerekçesi mantıklı görünüyordu. Uzun vadeli sahip olan kişi kaynağı hor kullanmaz, köylüyü ezmez, üretimi artırmaya çalışır. Gerçekte olan başkadır. Malikane, devletin gelecekteki vergisini teminat göstererek bugün borçlanmasının yoluydu. Uzun vadede beklentiyi karşılamadı, çünkü malikane sahipleri ölünce devlet kaynağını geri alamadı ve merkezin geliri daha da düştü.
1768-1774 Rus savaşı hem askeri hem mali zaafı bütün çıplaklığıyla gösterince yeni bir araç icat edildi: Esham. Esham modelinde, bir vergi kaynağının yıllık net geliri rakam olarak sabitleniyor, bu rakam çok sayıda paya bölünüyor ve paylar halka, alanın ömrü boyunca gelir getirmek üzere satılıyordu. Kaynağın vergisini yine mültezimler topluyordu. Zamanla devletin ödediği tutar ile kaynağın gerçek geliri arasındaki bağ koptu ve esham, Avrupa'da o dönem yaygın olan ömür boyu maaş senetlerine benzedi.
Bu araçların hepsi birer borçlanma aracıydı ve borcun fiyatı ağırdı. Esham ihaleleri üzerinden yapılan hesaplar, 19.yy'ın ortasına değin devletin %12-15 arasında faizle borçlandığını, savaş ve para krizi gibi sıkıntılı dönemlerde bu oranın %15-20 bandına, hatta zaman zaman daha yükseğe çıktığını gösteriyor. Osmanlı, 19.yy'ın ikinci yarısına kadar Avrupa sermaye piyasalarının dışındaydı; faizin kendi dönemi için bu denli yüksek olmasının bir nedeni de budur.
Toplanan Ancak İç Edilen Vergiler
Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi gelirinin düşük kalmasının nedeni düşük vergi oranları değildi. Vergi toplayamamak da değildi. Toplanan verginin daha merkeze ulaşmadan yolda azalarak kaybolmasıydı.
Vergi mükelleflerinden alınan toplam tutar içinde merkezi hazinenin payı 1527/28'de %46 iken 1661/62'de %25'e gerilemiştir. Üstelik gerçek düşüş bundan daha sert olabilir, çünkü 17.yy boyunca taşra eşrafının kayda geçmeyen, kanunsuz tahsilatları da artmıştır.
Net vergi hasılatının yaklaşık üçte ikisi mültezimlere, onları finanse eden sarraflara ve büyük iltizamları başkentte kendi aralarında paylaşan üst düzey bürokratlara kalıyordu. Merkezi hazineye ise ancak üçte biri ulaşıyordu. 18.yy boyunca İstanbul merkezli 1.000-2.000 kişi, taşrada 5.000-10.000 kişi ve bunların altında sayısız taşeron, komisyoncu, finansör ve muhasebeci devlet gelirinin önemli bir kısmını kontrol eder hale gelmişti. Taşradaki aileler, yerel idarecilerle ya da İstanbul'daki hamileriyle arası iyi kaldığı sürece küçük ve orta boy malikane hisselerini babadan oğula devredebilir olmuştu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun maliyesini ahbap-çavuş ilişkileri içten çürüttü. Üstüne üstlük; başkentteki nüfuzlu kişiler ile taşradaki eşraf için devlet gelirinden pay almak, tarıma, ticarete ya da imalata yatırım yapmaktan daha karlı bir iş haline gelmişti. Osmanlı İmparatorluğu'nun üretimde ve bilimsel atılımda geride kalmasının önemli sebeplerinden biri de budur. İşin tatsız tarafı, günümüz Türkiye'sinde benzer örüntüler vardır ve süregelen bu yozlaşmışlık düzeni her vatanperver Türk için bir numaralı düşman olmalıdır.

Trebinye, Bosna Eyaleti'ndeki bir Osmanlı İmparatorluğu vergi tahsildarını betimleyen gravür.
Bir ülkenin en çok sermayesi ve en iyi bağlantısı olan insanları, kazançlarını üretim kurmaya değil vergi toplama hakkı satın almaya yatırıyorsa, o ülkede sermaye birikir ama üretim kapasitesi büyümez. Ayan ailelerinin karakteri de bunu doğruluyor. Nakit biriktiriyor, ticaret ve kredi işi yapıyor, fakat vergilendirdikleri tarımı yeniden düzenlemeye ve oraya yatırım yapmaya pek girişmiyorlardı.
Merkez bu düzeni tasfiye edemedi, yönetmeye çalıştı. Her bölgede birbirine rakip aileleri besleyip dengede tutuyor, ihaleleri aralarında bölüştürüyordu. Bu yüzden ayan ailelerinin tarihi, ödül ve terfi dönemleriyle mal müsaderesi ve idam dönemlerinin birbirini izlemesinden ibarettir.
Merkez ile taşra arasında uzun vadeli, güvenilir, karşılıklı yükümlülükleri belli bir siyasi anlaşma hiçbir zaman kurulamadı. Böyle bir belge olan Sened-i İttifak ancak 1808'de, imparatorluğun bekasını tehdit eden ağır bir siyasi kriz sırasında imzalandı ve tarafların hiçbiri gereğini yapmadığı için kısa sürede hükümsüz kaldı.
Avrupa Neden Pozitif Ayrıştı?
Osmanlı ile Avrupa devletleri arasındaki gelir farkını dört bileşene ayırmak mümkün. Toplam vergi geliri, kabaca, nüfus çarpı kişi başına reel gelir çarpı fiyat düzeyi çarpı verginin milli gelire oranıdır. Farkın nereden geldiğini görmek için dördüne ayrı ayrı bakacağız.
Nüfus. Osmanlı nüfusu 1550 ile 1800 arasında 19 milyondan 21,5 milyona çıktı, yani neredeyse hiç değişmedi. Aynı dönemde karşılaştırmaya giren Avrupa ülkelerinin çoğunda nüfus ikiye katlandı ya da daha fazlasına çıktı. Vergi verecek insan sayısı orada artıyor, burada artmıyordu.
Fiyat düzeyi. 15.yy sonu ile 16.yy başında Güney Avrupa ve Osmanlı'da fiyatlar, gümüş cinsinden ölçüldüğünde, Avrupa'nın geri kalanından yüksekti. Sonraki üç yüzyılda tablo tersine döndü; Kuzeybatı Avrupa'da artan gelir ve ücretler hizmet fiyatlarını yukarı çekti ve 18.yy'ın ikinci yarısında oradaki fiyat düzeyi Osmanlı'nın ve İtalya'nın iki katına çıktı. Fiyatı yüksek bir ülke, gümüş cinsinden ölçüldüğünde daha çok vergi topluyor görünür. Ancak bu farkın askeri güce yansıması sınırlıdır, çünkü aynı ülkede asker ve teçhizat da o oranda pahalıdır.
Kişibaşına gelir. İngiltere ve Hollanda dışında Avrupa ile Osmanlı arasındaki kişi başına gelir farkı 19.yy'a dek sınırlı kalmıştır. 1500-1820 arasında Batı ve Orta Avrupa'da yıllık büyüme hızı, bu iki ülke hariç, %0,4'ün altındadır. Yani Avrupa devletlerinin daha çok vergi toplamasının nedeni halkının çok daha zengin olması değildir. İngiltere ve Hollanda ise ayrı birer hikayedir (Osmanlı'nın aksine küresel ticari imparatorluklar ve küresel hegemonlar olmaları); 18.yy'ın ikinci yarısında oralarda kişi başına gelir Osmanlı'nın yaklaşık iki katına çıkmıştır.
Verginin milli gelire oranı. Fark buradadır. Avrupa'da merkezi idarelerin topladığı verginin milli gelire oranı 16.yy'da %5'in altındayken, 1780'lere gelindiğinde çoğu ülkede %5-10 arasına, İngiltere ve Hollanda'da %10'un üzerine çıkmıştır. Osmanlı'da ise merkezi hazineye giren nakit, o çağın kaba milli gelir tahminlerine göre, %4'ün altında kalmıştır. Tımarlı sipahinin hizmetinin parasal karşılığı da eklendiğinde bile oran %6'yı geçmez. Dahası bu oranlar 18.yy'ın ikinci yarısında, 16.yy'ın ikinci yarısındakinden düşüktür.
Avrupa'nın bunu nasıl başardığının yanıtını vergi yüzdesi ve yükünün arttırılmasında aramak yanıltıcıdır. Avrupa devletlerinin Osmanlı'ya kıyasla çok daha iyi başardıkları yegane şey, topladıkları vergiyi merkezde toparlayabilmekti. İngiltere'de 1660 sonrası yapılan reformlarla vergi idaresi tek bir hazine kurulu altında birleştirildi; iltizam usulü kaldırıldı, ordunun beslenmesi merkeze alındı. Sonuçta brüt vergi hasılatının yaklaşık %90'ı merkezi hazinede toplanır hale geldi. Aynı dönemde Fransa'da bu oran %40 civarındaydı. Osmanlı'da ise yalnızca %33; %67'si yolda aracılara, ihalecilere, peşkeşçilere heba olmaktaydı. Yine günümüz Türkiye'si için uyarıcı bir ders.



Soldan sağa: (1) Güney Limanı ve Tüccarlar, Abraham Storck, 17.yy; (2) 17.yy Tüccarının Hazineleri, Max Gaisser, 1889; (3) Günbatımında Liman, Claude Lorrain, 1639
Verginin merkezde toparlanabilmesine ek olarak, iki yapısal etkenden daha söz etmek gerekir.
Birincisi parasallaşma, yani ekonomide dolaşan madeni paranın miktarı ve paranın günlük hayata yayılma derecesi. Vergiyi merkeze taşımak, orada duran orduya nakit ödemek, teçhizat almak için ekonominin parayla çalışıyor olması gerekir. 1500 ile 1800 arasında dünyadaki gümüş sikke miktarı otuz üç katına çıkmıştır; Avrupa'daki mali merkezileşme bu olmadan mümkün olmazdı. Osmanlı'nın başlangıç noktası fena değildi. 15.yy'ın sonunda ülkedeki para stoku 1.000-1.500 ton gümüş olarak tahmin ediliyor; Fransa'nınki ise 700 ton civarında, yani kişi başına aşağı yukarı aynı. Para ekonomisi 16.yy'da Osmanlı kırsalına da yayıldı; 17.yy'da ise tersine döndü. Verilen dış ticaret açığı yüzünden Amerika'dan akmış ucuz gümüş ülkede kalmadı, devlet gümüş bulmakta zorlandı ve darphane sayısı 16.yy'da kırkın üzerindeyken 17.yy'da yalnızca birkaç taneye düştü. Para düzeni bozulmuş bir ülkede vergiyi nakde çevirme çabasının tutması zordu.
İkincisi coğrafya ve şehirleşme. Küçük, yoğun nüfuslu ve şehirli devletler (İngiltere, Venedik ve Hollanda gibi) kişibaşına daha çok vergi topluyordu. Başkente uzaklık arttıkça verginin merkeze taşınıp geri dağıtılması zorlaşıyor, hasılatın büyük kısmı hazineye hiç uğramadan yerinde harcanıyordu. Büyük imparatorluklarda gelirin ezici kısmı çekirdek bölgelerden geliyordu. İspanya'da Kastilya, Fransa'da doğrudan idare edilen eyaletler, Osmanlı'da Anadolu ve Balkanlar bunun örnekleriydi. Uzak vilayetler ise arada bir, düzensiz katkı veriyordu. Ayrıca büyük imparatorluklarda tarımın payı yüksekti ve tarımı denetlemek şehri denetlemekten çok daha zordu; bu, çok katmanlı bir tahsilat aygıtı gerektirmekteydi, her katman ise kendi payını alıyordu.


Kadıköy'den Sultanahmet Camii Manzarası, Louis-François Cassas, 1787-1827, Suluboya (solda); 18.yy'da Londra ve Aziz Paul Katedrali.
Bu açıların üzerine bir de siyasi kurumları ekleyebiliriz. Avrupa tarihçiliğinde yaygın bir kuram, meclisli rejimlerin daha çok vergi toplayabildiğini savunur. Bu kurama göre meclis, hükümdarın harcama yetkisini sınırlamak karşılığında vergiyi pazarlığa oturtarak meşrulaştırır, böylece vergi ekonominin daha geniş kesimlerine yayılabilir. Osmanlı'da böyle bir kurum yoktu. İlk meclis 1876'da açıldı, bir yıl kadar yaşadı; İmparatorluk çapında seçim ve meclis ancak 1908'de geri geldi. Ne var ki Osmanlı'nın 19.yy'daki mali merkezileşmesini sağlayan şey de meclis olmamıştır. Bunu sağlayan modern ordu, modern idare tekniği ve demiryolu gibi teknolojilerdir. Meclisin varlığı, en azından Osmanlı İmparatorluğu için, tek başına açıklayıcı değildir.
Maliye ve Ordu
Mali kapasite, bir devletin ne kadar asker besleyebileceğini belirler. 1550'de Osmanlı ordusu 90 bin kişiydi. Avusturya'nınki ise yalnızca 9 bin. Osmanlı donanmasında 50 bin kişi vardı; İngiltere'nin kara ve deniz kuvvetleri toplam 41 bin kişiydi. Bu dönemde Osmanlı'nın Avrupa'ya karşı üstünlüğü dolayısıyla hiç de şaşırtıcı durmamaktadır.
1780'e gelindiğinde ise tablo tersine dönmüştür: Osmanlı ordusu 120 bin kişi. Avusturya 253 bin. Prusya 181 bin. Rusya 408 bin. Fransa 183 bin. İki yüz otuz yılda Osmanlı ordusu yalnızca %33 büyümüştür. Rusya'nın ordusu ise, verinin başladığı 1700'den 1780'e, yani sadece seksen yılda, sekiz katına çıkmıştır.



Soldan sağa: 18.yy sonu Avusturya askerleri, 18.yy sonu Prusya askerleri, 18.yy sonu Osmanlı yeniçerisi
Yine de, 1699 yılından sonra Osmanlı İmparatorluğu yaptığı mali reformların meyvesini bir süre topladı ve 18.yy'ın ilk yarısında Avusturya, Venedik ve Rusya karşısında öyle ya da böyle tutunmayı başardı. Merkezi gelirler bu dönemde belirgin biçimde artmıştır. Yüzyılın ikinci yarısında gelir tekrar düştü ve askeri performans da onunla birlikte düştü; düşük mali performansın olduğu 18.yy'ın sonu ile 19.yy'ın başı arasında Avusturya ve Rusya'ya karşı yapılan savaşların çoğu kaybedildi.
Askeri tarih bu yenilgileri genellikle teşkilat farkı, teknoloji farkı ve yeniçerinin disiplinsizliği ile açıklar. Ancak bunların hepsi zayıf maliyenin sonuçlarıdır. Teçhizatı eksik, ücreti tam ve zamanında ödenmeyen bir ordudan disiplin beklenmez. Yeniçeri ocağının bozulması bir ahlak meselesi olarak anlatılagelmiştir; oysa ki mevzu büyük ölçüde bir bütçe meselesidir.
Osmanlı 16.yy'da rakipleriyle denk bir mali kapasiteye sahipti ve o kapasiteyle büyük askeri başarılar elde etti. 18.yy'da ise mali kapasite yerinde sayarken rakiplerinki katlanarak arttı. Aynı ordu, aynı coğrafya, aynı devlet; fakat arkasındaki kasa artık aynı işi göremiyordu.
19.yy'da Gelen Gecikmiş Merkezileşme
İmparatorluğun merkezi gelirlerinin dip noktası III. Selim dönemidir (1789-1807). Reform çabası tam da orada başlar. İlerleme, yeniçerilerin direnişi yüzünden sınırlı kalmıştır. II. Mahmut (1808-1839) devam etti ve asıl kırılma onun döneminde yaşandı. 1826'da yeniçeri ocağı kaldırıldı, 1831'de kalan tımarlar iptal edildi, yine 1831'de ilk modern nüfus sayımı ve arazi kaydı yapıldı. Sayımın gerekçesi, yeni ordunun insanını ve onu fonlayacak parayı bulmaktı.


II. Mahmut. Solda reform öncesi, sağda reform sonrası.
Yeni ordu (Nizam-ı Cedid) yüzyıl başında 2.000 kişiyken 1830'ların sonunda 120 bine çıktı. 18.yy sonundan 1840'lara kadar bütçe harcamalarının yaklaşık yarısı askeriye ile ilgilidir, savaş yıllarında bu oran daha da yüksektir.
II. Mahmut dönemi merkezileşmenin dönemi olduğu kadar mali sıkıntının da doruğa çıktığı dönemdir (doğru ve gecikmiş reformların yapılmasına rağmen). Bunun nedeni art arda çıkan savaşlar ve isyanlardır. Sırp ve Yunan ayaklanmaları toprak kaybıyla sonuçlandı; Rusya, İran ve Mısır'a karşı yapılan savaşlar hazineye bunların hepsinden pahalıya mal oldu. Sonuç, Osmanlı tarihinin en yüksek enflasyonudur. Kuruşun gümüş içeriği 1808'den 1839'a %80'den fazla azaldı, sterlin karşısındaki kur 1808'de 18 iken 1844'te 110'a çıktı, tüketici fiyatları aynı dönemde beş kattan fazla arttı.
1839 Tanzimat Fermanı ile birlikte iltizam usulü tamamen kaldırılıp tarım vergisinin doğrudan devlet eliyle toplanması denendi. Taşrada bunu yapacak teşkilat olmadığı için merkezi gelirler geriledi ve mültezimler geri getirilmek zorunda kaldı. Buna rağmen merkez, tahsilat süreci üzerindeki denetimini kalıcı biçimde artırdı ve gelirlerini hızla yükseltti. Ayanın gücü yüzyıl boyunca sürekli geriledi. Vergi memurları taşrada sık sık direnişle karşılaştı ve yanlarında kolluk kuvvetleri gönderildi.
Yüzyıl ortasında finansman yeni bir evreye girdi. Kırım Savaşı'nın yükü altında Osmanlı hükümeti 1854'te ilk kez Avrupa sermaye piyasalarından borçlandı. Yirmi yıl boyunca hızla borçlanıldı ve alınan paranın büyük kısmı askeri harcamalara gitti. 1876'da devlet borç ödemelerini durdurmak zorunda kaldı. Uzun pazarlıklardan sonra 1881'de anlaşmaya varıldı: Alacaklılar borcun anaparasının %50'sinden vazgeçti, buna karşılık devlet bazı gelir kaynaklarını doğrudan Düyun-u Umumiye İdaresi'ne devretti. Bu idare, alacaklıların temsilcilerinden oluşan ve o gelirleri kendi topladığı bir kurumdu; Birinci Dünya Savaşı'na kadar faaldi. Topladığı para, savaş öncesi on yıllarda Osmanlı milli gelirinin yaklaşık %2'sine, kişibaşına yaklaşık iki günlük yevmiyeye denk geliyordu ve devletin merkezi bütçesinde görünmüyordu.

Kırım Savaşı, 1855. Dünyadaki ilk savaş muhabirlerinden Roger Fenton'un çektiği fotoğraf.
Bütün bunlara rağmen 19.yy, mali kapasite açısından Osmanlı tarihinin en başarılı dönemidir. Merkezi gelirler 1780'lerden Birinci Dünya Savaşı'na dek on beş kattan fazla arttı. Kişibaşına düşen merkezi gelir, erken modern çağ boyunca İstanbul'da vasıfsız bir işçinin çoğunlukla iki günlük yevmiyesinin altında kalırken, 20. yy başında on iki günlük yevmiyeyi aştı. Devlet, nihayet vergi toplayabilir duruma gelmişti.
Ancak Avrupa ile olan makas kapanmadı. Çünkü Avrupa'nın 19.yy'daki gelir artışının kaynağı artık ağırlıklı olarak merkezileşme değildi. Britanya ve Hollanda gibi mali merkezileşmesini çoktan tamamlamış ülkelerde verginin milli gelire oranı bu dönemde düşerken kişibaşına vergi geliri yükselmeye devam etti; çünkü ekonomi Osmanlı'nın aksine hızla büyüyordu. Fransa, İspanya, Portekiz, Avusturya, Rusya ve İtalya'da ise artışın bir kısmı devam eden merkezileşmeden, daha büyük kısmı ise iktisadi büyümeden geldi. Osmanlı geç kalınmış bir yarışı koşup mali kapasitesini kurdu; ancak o sırada yarışın kuralları değişmişti. Yine de, gecikmiş mali reform, İttihat ve Terakki aydınlanmasının temelini atan kurumları ve teşkilatları yerleştirmişti. Genç Türk Cumhuriyeti, bu teşkilatın üzerine kendisini bina edecekti.
Sonuç, 20.yy'a girerken Osmanlı'nın kişibaşına merkezi gelirinin Birleşik Krallık'ın ve Fransa'nın yaklaşık beşte biri, Avusturya'nın ise dörtte biri düzeyinde kalmasıdır.
400 Yılın Bilançosu ve Günümüze Dersler
Dört yüz yıllık hikayeyi üç tümcede özetlemek mümkün.
Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu toplumundan az alıyordu. Merkezi hazineye giren nakit, erken modern çağ boyunca üretilen değerin %4'ünü aşmadı.
İkincisi, aldığının da çok azı merkeze ulaşıyordu. Mükelleften çıkan paranın merkezi hazineye varan kısmı 1527/28'de %46 iken 18.yy'da %33'e geriledi. Aynı yüzyılda bu oran İngiltere %90'a çıkmıştı.
Üçüncüsü, merkeze varmayan para üretime dönmedi. Vergi toplama hakkının alınıp satıldığı bir düzende ülkenin en varlıklı ve en bağlantılı insanları için en karlı iş, üretim kurmak yerine devlet gelirinden pay kapmak, ahbap-çavuş ilişkilerini yönetmek, ihalecilik oynamak, rüşvet vermek ve peşkeş çekmekten ibaretti.
16.yy'da Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa devletleriyle denk bir mali kapasiteye sahipti ve büyük bir askeri güçtü. Mali kapasite ile askeri kuvvet el ele gider. Sonraki iki yüzyılda ise Avrupa devletleri topladıkları vergiyi merkezde biriktirmeyi öğrendi, Osmanlı öğrenemedi; askeri denge de bunun ardından bozuldu. 19.yy'da mali kapasite geç de olsa kurulabildi ve gelirler on beş katına çıktı. Ancak Avrupa ile olan yüzyıllar içinde birikegelmiş iktisadi büyüme farkı, bu makası kapatılamaz kıldı.
Bu 400 yıllık öykümüzde günümüz Türkiye'si için önemli dersler vardır. Tarihsel olarak kanıtlanmıştır ki mali kapasite geç de olsa kurulabilir, 19.yy'da bunu deneyimledik. Osmanlı İmparatorluğu'nu çürüten düşük vergi değildi, topladığı verginin ahbap-çavuş ilişkileri içinde erimesiydi; üretkenliğe değil, ranta akmasını önleyecek bir hesap verebilirlik düzeni hiç kurulamadı. Aynı hastalık adı değişerek bugün de sürüyorsa, teşhis dört yüzyıldır aynıdır. Kaynağı üretime ve liyakate göre değil, yakınlığa ve biata göre dağıtan bir düzen er ya da geç gücünü kaybeder ve yabancı güçlere yem olur. Türkiye'nin bugünkü sınavı da budur.