Dünyayı neyin kötüleştirdiğini düşündüğümüzde aklımıza benzer şeyler gelir: Savaşlar, yasadışı göçmenler, ekonomik krizler. Hepsi gerçek, hepsi yıkıcı. Ancak belki de en derin kaybımız bunların hiçbiri değil. En derin kayıp, gürültü çıkarmadan, kimse fark etmeden gerçekleşti. Boş zamanın ve onunla birlikte can sıkıntısının sessiz ölümü.
Can sıkıntısını bir kusur, kaçınılması gereken bir hal olarak kanıksayarak büyüdük. Oysa ki insanlık tarihinin neredeyse tamamında can sıkıntısı bir düşman değil, zihnin kuluçka dönemiydi. Pencereden boş boş bakarken, durakta otobüs beklerken, yemekten sonra masada öylece otururken beynimiz aslında en önemli işlerinden bazılarını yapıyordu. Akıllı telefonlar ve algoritmik akışlar bunu elimizden aldı. Üstelik biz bunu bir kayıp olarak addetmedik bile; tam tersine, bir kurtuluş sandık.
Hiçbir Şey Yapmamanın Nörolojisi
Beyin, hiçbir şey yapmadığımızı sandığımız anlarda susmaz. Tersine, belli bir ağ devreye girer. Sinirbilimde buna "varsayılan kip ağı" deniyor ("default mode network"). Dış dünyaya yönelik herhangi bir göreve veya işe odaklanmadığımızda zihin içeri döner: Anıları yerine koyar, yaşananları sıralar, geleceği kurgular, başkalarının yerine kendini koyar.
Burada ölçülü olmak gerekir, çünkü bu alan popüler bilimde fazlaca abartılıyor. "Beyin boşken en önemli işini yapar" demek doğru değildir. Doğru olan, boş anlarda beynin bu bakım-onarım işine geçmesidir. Nitekim zihin dışarıdan sürekli olarak beslenirken bu kipe giremez.
Beyni bir bilgisayar gibi düşünelim. Üzerinde sürekli onlarca program açık duran, hiç bakım kipine geçmeyen, belleğini hiç boşaltmayan bir bilgisayar bir süre sonra kasmaya başlar. Çağdaş insanın tükenmişliği tam olarak bu haldir. Boş an kalmadığı için zihin arka plan temizliğini yapamaz; her boşalan saniyeyi yeni bir akışla doldururuz ve sistem hiç dinlenmeyerek şişer.
İşin tuhafı, sosyal medyada akışta gezinmeyi dinlenmek sanırız. Oysa bu sahte bir dinlenmedir. Beyin o sırada tüketim kipindedir; bakım kipine hiç geçmez. Sonuçta ne üretmiş ne dinlenmiş oluruz; ikisinin de en kötüsünü alırız. Yorgun yatar, dinlenmemiş kalkarız.
Boş Anların Gaspı
Bir otobüs durağında beklemek, yağmuru izlemek, yemekten sonra masada hiçbir şey yapmadan oturmak. Bütün bunları artık zaman kaybı sayıyoruz. Oysa bunlar zaman kaybı değil, ruhun sindirim süreciydi. Gün içinde yaşadıklarımız o boşluklarda yerine otururdu; bir düşünce orada olgunlaşır, bir fikir orada kıvılcımlanırdı. İnsanın en yaratıcı anları çoğu zaman tam da hiçbir şey yapmadığı anlardır.
Kimileri haklı olarak şöyle diyebilir: Tarih boyunca insanlar pencereden bakıp hülyalara dalmadı; sırtında yük taşıdı, tarlada bel büktü, yorgun ve bitap düştü. Bu doğru. Bizim kaybettiğini savunduğumuz şey, romantize edilen bir aylak zaman değil. Yitirdiğimiz, yaşantının dokusundaki küçük boşluklar; yürürken, beklerken, tekrarlı bir iş yaparken zihnin serbest kaldığı o aralıklar. Türkünün, halk öykülerinin doğduğu yer tam da o aralıklardı. Yitirdiğimiz şey lüks bir tefekkür değil, hayatın arasındaki işte o nefes aralıkları.
Peki bu boşluklar nereye gitti? Yanıtı basit ve rahatsız edicidir. Onları birileri fark etti ve değerli buldu. Algoritmalar için insanın boş anı, üzerine reklam satılabilecek bir alana dönüştü. Beklediğin o otuz saniye, ışıkta durduğun o an, uykuya dalmadan önceki o boşluk; hepsi doldurulması gereken birer reklam alanı. Boş zaman metalaştı. En savunmasız ve en yaratıcı anımız, bir gelir kalemine dönüştü.
Çağın En Kıt Kaynağı: Dikkat ve Odak
Bütün bunların altında tek bir gerçek yatıyor: Dikkat ve odak, çağın en kıt kaynakları haline geldi.
İnsanoğlu tarih boyunca farklı kıtlıklar yaşadı. Bir zamanlar kıt olan topraktı, sonra sermaye oldu, sonra bilgi. Bugün bilgi her zamankinden bol. Bir tuşa basıp dünyanın bütün kütüphanelerine ulaşıyoruz. Ancak tam da bilgi bollaştığı için kıtlık el değiştirdi. Artık kıt olan, o bilgiyi işleyecek insan dikkati ve odağıdır.
Bunu yaklaşık yarım yüzyıl önce iktisatçı Herbert Simon gördü; 1971'de bilgi bolluğunun bir dikkat ve odak yoksunluğu yarattığını söylemişti. Bilginin neyi tükettiği açıktır, demişti; bilgi, onu alanların dikkatini tüketir. Bugün bunu yaşıyoruz.
Dikkat ve odak genişletilemez, çoğaltılamaz. Topraklarını büyütebilirsin, sermayeyi biriktirebilirsin, bilgiyi çoğaltabilirsin. Ancak dikkat ve odak sabittir; bir insanın günü yirmi dört saattir, zihninin sınırı bellidir. İşte boş an bu yüzden bu kadar değerlidir.
Ne Yitirdik?
Yaratıcılığın yeşerdiği bir alanı yitirdik. En iyi fikirler masa başında zorlanırken değil, zihnin başıboş gezindiği anlarda gelir. O anlar doldukça yeni fikirlerin doğacağı boşluklar da yok oldu.
Belleğimizi yitirdik. Sürekli yeni uyaranlarla beslenen bir zihin, eskilerini sindirmeye fırsat bulamaz; her şey üst üste yığılır, hiçbiri tam yerine oturmaz.
Eşduyumu yitirdik. Zihin başıboş gezinirken kendiliğinden başkalarının hayatını canlandırır, onların gözünden bakmayı dener. Bu boşluk azaldıkça başkasını hayal etme kasımız da köreldi. Üstüne üstlük, algoritmalar bizi yalnızca kendimize benzeyenlerle, zaten katıldığımız fikirlerle kuşatır oldu. Boş an azaldı, yeni ve farklı ile karşılaşmalarımız da azaldı. Bunun sonucunda farklı düşünen biriyle oturup konuşma, onu anlamaya çalışma yetimiz zayıfladı.
Sıkılma Hakkı
Bunların hiçbiri için büyük ve dahiyane bir çözüm önermiyorum. Bu, bir gözlemdir. Ancak gözlem ile birlikte kendime sık sık ettiğim bir tembihi paylaşacağım.
Bir dahaki sefere durakta, ışıkta, sırada beklerken cebe uzanmadan önce bir dur. Zihnine en eski işini yapması için izin ver. Can sıkıntısını nostaljiyle değil, olduğu şeyle, zihnin kuluçkası olmasından ötürü geri çağır. Boş anlar hala elimizde; geri alınabilir bir alışkanlık, hatta bir hak. Sıkılma hakkı.