İçeriğe geç

Zinciri Kıranı Zincir Sanmak

Reddiye: Lena Salaymeh'in "Türkiye yeni sömürgeciliğin ilk örneklerinden biriydi" söyleşisine yanıt.

Zinciri Kıranı Zincir Sanmak

Türkiye'de uzunca bir süredir çok kollu bir masal anlatılıyor. Solun bir kanadı üçüncü dünyacı refleksiyle, muhafazakar kanat kaybettiği kurumların yasıyla, liberal ve küreselci tayfa ise Cumhuriyet'i militarizme indirgeyen bir dargörüşlülükle aynı edilgenci bir tümcede buluşuyor: "Bize dayatıldı". Sözde Cumhuriyet halka rağmen kurulmuş, laiklik dayatılmış, Türk milleti bir deneyin nesnesi olmuş. Bu anlatının dili değişir, içeriği değişmez: Türk'ün kendisi hiçbir şeye karar vermemiş olmalıdır.

Mağduriyetçiliğin cazibesi buradadır. Fail olmayan hesap vermez. Kendi tarihini başkasının dayatması sayan, o tarihin ne borcunu ne mirasını üstlenir.

Anlatının en cilalı biçimi geçtiğimiz günlerde Serbestiyet'te yayımlandı. Paris'teki École Pratique des Hautes Études'de hukuk tarihi profesörü Lena Salaymeh, Türk laikliğini yeni sömürgeciliğin tezahürü sayıyor. Merkezi iddia şu:

"Türkiye, doğrudan sömürgeleştirilmekten ziyade yeni sömürgeciliğe maruz bırakılan dünyadaki ilk bölgelerden biriydi."

Bu iddiaya göre kapitülasyonların kaldırılması ve Lozan Antlaşması Türkiye'yi sözde bir denetim düzenine sokmuş, laiklik bu düzenin dayatması olarak benimsenmiş, Diyanet Avrupa kurumlarından Batı tarafından Türklere dayatılarak kopyalanmıştır.

Bu iddianın Türkiye'de karşılık bulmasının sebebi kanıt değil, bir kesimin zaten inanmak istediği şeyi akademik bir kılıfla sunmasıdır. Biz ise bilimin ve tarihin ışığında belgelere bakacağız.

Lozan'da ne yazıyor

Söyleşiye göre Lozan Antlaşması'nın 38 ile 43. maddeleri Türkiye'yi laik yönetim ilkelerine bağlamıştır. Bu maddeler, antlaşmanın Azınlıkların Korunması bölümüdür ve içlerinden biri, laikliği dayatmak bir yana, dini hukukun sürdürülmesini emreder.

42. madde aynen şunu söyler: Türkiye Hükümeti, gayrimüslim azınlıkların hukuk-ı aile ve ahkam-ı şahsiyesinin, yani aile hukuku ve kişi hallerine ilişkin meselelerinin, o azınlıkların örf ve adetlerine göre çözülmesine elverecek her türlü hükmü koymayı kabul eder; kiliselerin, havraların ve mezarlıkların himayesini de taahhüt eder.

Laikliği dayattığı söylenen maddeler dizisinin ortasında, devletin cemaat hukukunu yaşatmasını emreden bir hüküm duruyor. Türkiye ise 17 Şubat 1926'da, din ayrımı gözetmeyen tek bir Medeni Kanun kabul ederek bu maddenin öngördüğü düzenin tam tersini kurdu. Lozan'ın bağlayıcı bir dayatma olduğunu varsaysak dahi; Türkiye laikliği Lozan sayesinde değil, Lozan'a rağmen kurmuştur.

Aynı maddelerin karşı tarafı da var. Lozan'ın 45. maddesi bu hakların aynısını Yunanistan'ın Müslüman azınlığına tanır. Yunan devleti bunu, müftülere aile hukuku ve mirasta bağlayıcı yargı yetkisi vererek uyguladı; üstelik zorunlu olarak. Düzen ancak 2018'de, Laikliği Türklere dayattığı söylenen metin, Avrupa kıtasının içinde doksan beş yıl zorunlu şer'i yargıyı yaşatmıştır.

İddiaların tek tek çürütülmesi

Söyleşinin en somut iddiası, Lozan'ın Türkiye'ye dört Avrupalı hukuk danışmanı şart koştuğu ve İsviçre, İtalyan ve Alman kanunlarının bunun sonucu olduğudur. Böyle bir hüküm antlaşmada yoktur.

Bahsedilen metin, 24 Temmuz 1923'te İsmet, Rıza Nur ve Hasan Beylerin imzasıyla yayımlanan Adliyenin İdaresine Dair Beyanname'dir ve Türk heyetinin tek taraflı beyanıdır. Açılış cümlesi, Ankara hükümetinin bu güvenceleri tam egemenliğini kullanarak ve hiçbir yabancı müdahalesi olmaksızın sağlayabilecek durumda olduğunu bildirir.

Ayrıntılar iddiayı tek tek çürütmektedir. Sayı dört değil, bir miktardır; statüleri danışman değil Türk memurudur, Adliye Vekili'ne bağlı çalışır, maaşlarını Türkiye öder, hakimin işine karışamaz, yalnızca gözlem yapar. Süre beş yıldan az olmamak üzere Türkiye'nin uygun göreceği kadardır. En belirleyici hüküm ise baştadır: bu hukukçular, Lahey'deki Daimi Adalet Divanı'nın hazırlayacağı listeden, 1914-1918 savaşına katılmamış ülkelerin vatandaşları arasından, Türkiye tarafından seçilecektir. Kapitülasyon rejiminin sahibi devletlerin hukukçuları metnin lafzıyla dışlanmış, kalanlar arasından tercih de Ankara'ya bırakılmıştır.

Kanun tercihleri de aynı yönü göstermektedir. Türkiye, kapitülasyon sahibi hiçbir gücün medeni kanununu almamıştır. Hukuki reformlar, farklı hukuki alanların farklı ülkelerden Türkiye'nin kendi iradesiyle ayrı ayrı seçilerek ve Türkiye'ye uyarlanarak gerçekleştirilmiştir.

Takvim de tutmuyor. Lozan 1923'te imzalandı, 1924 Anayasası'nın ikinci maddesi devletin dininin İslam olduğunu yazıyordu, bu madde 1928'de çıktı, laiklik 1937'de girdi. Dayatma olsaydı, antlaşmanın hemen ardından uygulatılırdı. Öyle bir şey yaşanmadığı gibi, Cumhuriyet'in kurucuları tam bağımsızlık ilkesi gereği, Türkiye sınırları içinde böyle bir uygulamayı dayatabilecek hiçbir dış güce ve yapıya izin vermediler.

Diyanet iddiası da kuruluş kanunuyla çelişiyor. 3 Mart 1924 tarihli 429 sayılı kanun Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'ni ilga edip yerine Diyanet İşleri Reisliği'ni kurar; zincir kesintisizdir: Meşihat, Vekalet, Reislik. Taşra teşkilatı müftülüklerdir, kadrolarda müftüler, vaizler ve dersiamlar vardır, 1927 bütçesinde 7.172 kadro yer alır. İddiada hangi Avrupa kurumunun örnek alındığı ise söylenmiyor. Söylenemez, çünkü devletin bütçesinden maaş alan, ülke çapında müftülük ağı işleten merkezi bir din idaresi Avrupa'nın değil bu coğrafyanın kendi icadıdır.

Yanlışlanamayan kuram

Kuramsal iddia şudur: Laik ile dindar ayrımı sömürgeciliğin ürünüdür, sekülerleşme dayatılmıştır, sömürgeleştirilmediğini düşünmek yanlış bilinçtir. Bu üç önerme birlikte kapalı bir sistem kurmaktadır. Türkiye laikleşirse yeni sömürgecilik, dinileşirse laik düşüncenin ürettiği kategori, işgal edilmediyse gizli sömürgecilik, halk kendini sömürge saymıyorsa yanlış bilinç.

Bilimsel bir iddianın taşıması gereken asgari şart şudur: Hangi bulgunun onu yanlışlayacağı önceden söylenebilmelidir. Bir kimyager, deneyin şu sonucu verirse kuramım çöker diyebilir. Bir iktisatçı, şu veri şu yönde çıkarsa modelim yanlıştır diyebilir. Salaymeh'in argümanlarında ise böyle bir tümce kurmak mümkün değildir; çünkü çerçeve, her muhtemel sonucu kendi lehine çevirecek şekilde tasarlanmıştır. Kendini yanlışlayacak hiçbir bulguya izin vermeyen bir kuram sınanmış değil, korunmuştur. Dolayısıyla bilimsel yöntemin dışındadır (çünkü yanlışlanabilir değildir) ve inanç kategorisine girer. Böyle bir yapı yeni bilgi üretmez; yalnızca baştan verilmiş bir hükmü farklı malzemelerle tekrar eder. Buna itibar edilmemesi ideolojik bir tercih değil, bilimsel yöntem gereğidir.

Ölçüt nerede uygulanıyor

İddianın dayandığı ölçüt, bir toplumun dışarıdan gelen bir hukuk ve kültür sistemini benimsemesinin sömürgeleşme olduğudur. Ancak Türk tarihinde hukuk ve kültür sistemi değişimi bir tek Lozan ve sonrasında yaşanmamıştır. Türklerin İslamiyet'i kabul etmeye başladığı 10.yy'dan itibaren alfabe, takvim, isimler ve hukuki düzenin bir bölümü değişti, dile gayri Türkçe sözcükler ve kavramlar girdi. Salaymeh'in argümanı ile ilerleyecek olursak, Türklere İslam'ın da dayatıldığını ve Türklerin Müslümanlığa geçişinin de sömürgecilik olduğunu mu iddia edeceğiz?

Benzer biçimde, 1928 harf devrimine karşı ileri sürülen ölçütlerin tamamı bu sürece daha büyük bir güçle uygulanabilir. Harf meselesi de Cumhuriyet'in icadı değildir. Türkçe'yi Latin harfleri ile yazmayı Ahundzade, Abdullah Cevdet ve Kılıçzade Hakkı, Celal Nuri, Abdullah Cevdet ve Hüseyin Cahit gibi münevverler açıkça savundu. Tanin gazetesinde 1913'te Arap yazısı güncellenerek ayrık harflerle yeni yazı denemeleri yayımlandı, Enver Paşa bu yeni yazıyı Harbiye Nezareti'nde zorunlu kıldı. II. Abdülhamit'in bile Arap harfleriyle okuyup yazmanın zorluğunu dile getirip Latin harflerine geçmenin şart olduğunu söylediği nakledilir; nitekim kahve takımlarından pijamasına dek bizzat kullandığı eşyalarında Latin harfleri ile yazılmış Türkçe A.H. harfleri mevcuttur, kızkardeşleri mektuplarında Latin harfleri ile yazılmış Türkçe yazışmışlardır. Altmış altı yıllık bir tartışmanın sonucuna dış dayatma demek, o tartışmayı yürütenlerin hepsini ve Türk'ün tarihini silmektir.

Bu ölçütü kullananlar Türklerin İslamlaşma dönemine ise hiç bakmıyor. Bakmamalarının sebebi kanıt değil tercihtir: Kültürel dönüşüm Doğu'dan geldiğinde otantik, Batı'dan geldiğinde dayatma sayılıyor. Bu bir tarih ölçütü değil, bir tercih beyanıdır. Şahsi tercihleri ve görüşleri savunmakta sakınca yoktur; ancak bunun adı bilim hiç değildir.

Tarihsel kayıt: Bin yıllık kaide

İslam'ın kendi öğretisinde din ile devletin bütünlüğü esastır; klasik fıkıh ve siyaset düşüncesi, hukukun kaynağının vahiy olduğu ve dünya işlerinin ayrı bir alan teşkil etmediği kabulüne dayanır.

Bununla birlikte, Türkler Müslüman olduktan sonra kurdukları devletlerde ise bu ilke pratikte uygulanmadı. Türkler İslam'ı inanç olarak benimsedi, ama devleti yönetme işini o inancın kurumsal temsilcilerine devretmedi; itikatta ümmetin parçası oldular, idarede kendi töre ve devlet akıllarını sürdürdüler. Halil İnalcık'ın Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet'te kurduğu çerçeve tam olarak budur: Türkler İslam dünyasına kendi devlet anlayışlarını taşıdılar ve şeriatın yanında bağımsız bir sivil hukuk alanı açtılar.

1055'te Tuğrul Bey Bağdat'a girdiğinde halifenin siyasal yetkileri fiilen sultana geçti, halife yalnızca dini önder olarak kaldı. Sultanlık kurumunun kendisi, dünyevi iktidarın dini makamdan ayrılmasının adıdır ve bu düzenlemeyi kalıcı kılanlar Türklerdir. Alp Arslan ile Nizamülmülk'ün 1067'den itibaren kurduğu Nizamiye Medreseleri ise devletin kurduğu, müderrisini atadığı, maaşını ödediği, müfredatını belirlediği bir din eğitimi sistemidir. Salaymeh ile olan söyleşide dinin devletçe düzenlenmesi bir sömürge tekniği olarak tanımlanmıştır; oysa ki bu modelin şablonu, Avrupa sömürgeciliğinden yaklaşık 500 yıl önce Bağdat'ta bir Türk devleti tarafından kurulmuş ve uygulanmıştır.

Mısır'daki Türk devleti de aynı mantığı sürdürdü. Sultan Baybars 1261'de Abbasi hilafetini Kahire'de yeniden ihdas etti, ama makam tamamen törenseldi; 1265'te dört mezhebe dört başkadı atayarak dini otoritenin devlet karşısında tek blok olmasını engelledi. Sultanın yetkisine dayanan siyaset mahkemeleri ise zamanla aile hukuku ve borç davalarını kadı mahkemelerinden devraldı.

Osmanlı İmparatorluğu ise bu gerçekliğin en belgelenmiş halkasıdır. Şer'i hukukun yanında örfi hukuk vardır; ceza, arazi, maliye ve idare işlerini kanunnameler yönetmektedir. Kanuni'ye verilen unvan dini bir sıfat değil, kanun yapıcılığına işaret. Fatih'in Kanunnamesi'ndeki "atam dedem kanunudur" ibaresi bu düzenin kaynağını açıkça söylemektedir: Devletin dayanağı vahiy değil, dünyevi ve kadim Türk töresidir. Aynı metinde kardeş katline verilen gerekçe nizam-ı alemdir; devletin bekası, dini yasağın önüne geçirilebilen bir gerekçe olarak kurulmuştur.

Bir diğer belge ise Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin Ma'rûzat'ıdır. Karara bağlanmış bir davanın yeniden görülüp görülemeyeceği sorulduğunda yanıtı, "emr-i sultani olmayıcak olmaz"dır. Hangi mezhebin mahkemede geçerli sayılacağını men-i sultani belirler. En önemlisi, Osmanlı'da fetva tek başına hiçbir kadıyı bağlamaz; şeyhülislam görüşünü sunar, padişah "mûcebince amel oluna" diye tasdik eder, ancak o zaman bağlayıcı hukuk kuralı olur. Dini görüşü hukuk yapan şey, görüşün kendisi değil, dünyevi egemenin iradesidir.

Salaymeh'in iddiası, dini olan ile dünyevi olanı ayırmayı Protestan teolojisine ve Avrupa mezhep savaşlarına özgü bir düşünme biçimi sayıyor. Bu, yanlıştır. Türk devlet pratiği bu ayrımı Avrupa'dan bağımsız olarak ve kendi dininin öğretisine rağmen kurmuştur.

Geri kalmak üzerine bir örnek
İslam dünyasının son büyük gözlemevi olan Takiyüddin'in gözlemevi yalnızca beş yıl çalışabildi ve 22 Ocak 1580'de padişah hattıyla, Kılıç Ali Paşa'nın gemilerinden topa tutularak yıkıldı. Şeyhülislam Kadızade Ahmed Şemseddin'in padişaha sunduğu gerekçe, yıldızları gözlemenin uğursuzluk getireceği ve göklerin sırlarını örten perdeyi kaldırmanın haddini bilmemezlik olduğuydu. Halk arasında dolaşan versiyon ise müstehcendi; Takiyüddin gözlemevinden gökteki meleklerin etek altlarını dikizliyordu.

Bir bilim kurumu, bu saldırı ve iftiralardan sağ çıkamayarak devletin kendi elleriyle yok edildi. Din kisvesi giymiş hurafecilik, bilimin önüne geçince olan budur. Takiyüddin'in yıkılan gözlemevinden yaklaşık 300 yıl sonra ancak yeni bir gözlemevi bu topraklarda kurulabilmiştir. Bunun bedeli ise ağır olmuştur; bilimden koparak geride kalan bir millet, yitirilen topraklar, yavaş yavaş içten içe çürüyerek en sonunda çöken bir imparatorluk. Takiyüddin ile aynı yıllarda Tycho Brahe'nin Uraniborg'daki gözlemevi ise faaldi ve nice bilimsel atılımlara imza attı. Kepler'in astronomi yasaları buradan çıktı. Uygarlık yarışında geri kalmak bir kader değil, bu tür kararların toplamıdır.

Sömürgecilik ve laiklik

Sömürgeciliğin laiklik yaydığı iddiası, sömürgeciliğin fiilen uygulandığı yerlerde ne olduğuna bakılarak sınanabilir.

Britanya Hindistan'da 1772'de Warren Hastings'in yargı planıyla, Müslümanlara Müslüman, Hindulara Hindu hukukunun uygulanacağı bir düzen kurdu; İngiliz hakimlere kadılar ve panditler yardımcı olacak, Hanefi fıkhının klasik el kitabı çevrilip mahkemelerin dayanağı yapılacaktı. Hastings'in gerekçesi, cehaletin ya da hurafenin soktuğu en tuhaf adetlerin bile yerine konulabilecek her şeyden iyi olduğuydu; çünkü bunlar din ile yoğrulmuşlardır ve en yüksek otorite sayılmaktadırlar. Literatürde Anglo-Muhammedan hukuku denen bu düzen, dini hukuku kaldırmaz, sömürgecinin çıkarlarına alet eder. Aile ve miras hukukunun bugün Hindistan'da hala din esasına göre ayrılmasının kökeni buradadır.

Mısır'da şer'iye mahkemeleri Britanya işgali boyunca korundu, ancak 1955'te bağımsız Mısır devleti tarafından kaldırılabildi. Fransa Cezayir'de Müslüman nüfusu genel hukuktan ayrı tuttu; bu ayrılık aynı zamanda yerli nüfusu tam vatandaşlıktan uzak tutmanın aracıydı. Sömürgeci yönetim dini hukuku kaldırmaz, sağlamlaştırır; çünkü nüfusu cemaatlere bölmek, hurafeler ile meşgul etmek bu toplumları yönetmenin en ucuz yoludur. Uyuşturulmuş bir toplum, ortak bir siyasi özne güç ortaya koyamaz. Dolayısıyla sömürgeciler dini hisleri son raddede kullanmışlardır ve dini hukukun uygulanmasını desteklemişlerdir.

Sömürgeciliğin laiklik yaydığı tezi, sömürgeciliğin fiilen uygulandığı hiçbir yerde doğrulanamamaktadır. Böylesi bir iddia, gerçeklikten uzaktır.

Cumhuriyet bir gecede kanun türetmedi

Osmanlı İmparatorluğu, 1868 ile 1876 arasında Ahmet Cevdet Paşa'nın komisyonuyla Mecelle'yi hazırladı. Mecelle, İslam hukukunun Avrupa'nın kodifikasyon tekniğiyle maddeler halinde yazılmış haliydi. Hukuku sistemli metinlere dökme fikri ise Cumhuriyet'ten yarım yüzyıl önce çoktan benimsenmişti.

1917 Hukuk-ı Aile Kararnamesi ise dünya savaşının ortasında, hiçbir dış baskı olmadan çıkarıldı; evlenme yaşına alt sınır getiriyor, kadına belirli hallerde boşanma hakkı tanıyor, nikahı devlet kaydına bağlıyordu. Osmanlı'da bir yıl sonra kaldırıldı ama Suriye, Lübnan ve Ürdün'de onlarca yıl yürürlükte kaldı; metin bölgede kendi ülkesinden uzun yaşadı. Hukuku kodifiye etmek de kadının hukuki durumunu düzenlemek de Cumhuriyet'in icadı değildir; 1926'da yapılan, sıfırdan bir ithalat ya da dayatmanın ürünü değil, yarım yüzyıldır süren bir işin tamamlanmasıdır.

Japonya vakası

Japonya'nın 1858'den itibaren imzaladığı eşitsiz antlaşmalar neticesinde yabancılar Japon mahkemelerinin yargısı dışında tutuldu, Japonya'nın kendi gümrük tarifelerini belirleme hakkı elinden alındı. İmparator Meiji, bu iki kaybı geri almayı devlet politikası yaptı ve Türkiye'nin yaptığının aynısını yaptı: Avrupa hukukunu inceledi, Avrupa'dan uzmanlar getirtti, bu hukuku kendi ihtiyacına uyarlayıp kanunlarını yeniden yazdı; ceza kanunu Fransız, medeni kanun ve anayasa Alman etkisiyle hazırlandı. Modernizasyonun sonucunda ise başarı geldi; 1894 yılında yabancıların yargı dokunulmazlığı kaldırıldı ve 1899'da fiilen sona erdi, gümrük özerkliği ise 1911'de yeniden kazanıldı.

Meiji Japonyası'nın hukuk reformunu yeni sömürgeciliğin dayatması sayan ciddi tek bir akademisyen yoktur; bu reformlar evrensel biçimde bir egemenlik stratejisi olarak okunur. Aynısı Türkiye söz konusu olduğunda neden başka bir adla anılıyor? Tek fark, Türkiye'nin Müslüman olmasıdır. Aynı olguya muhataba göre iki ayrı ad vermek, ölçütün seçici uygulanmasıdır ve bir bulguyu değil, araştırmacının önvarsayımını ve ideolojik tercihini gösterir.

Japonya kırk yıllık bir diplomasiyle, önce kanunlarını yazıp sonra antlaşmalarını tadil ettirerek kurtuldu. Türkiye önce savaşı kazandı, kapitülasyonların tamamını tek bir antlaşmada kaldırdı, hukuk reformunu ondan sonra yaptı; yani reform, ayrıcalıkların kaldırılmasının şartı değil sonucudur.

Her toplum gibi Türk ve İslam toplumları da değişime, reforma ve devrime açıktır. Geri kalındığı görüldüğünde kendini yenilemek, bir toplumun hastalığı değil sağlık işaretidir. Bu yenilenmeyi sömürgeleşme diye yaftalamak, kendi toplumuna dışarıdan bakanın gözüyle bakmaktır. Altında yatan edilgenci varsayım şudur: Yerli toplum kendi başına köklü bir değişim üretemez, ürettiği görülüyorsa mutlaka birileri yaptırmıştır. Bu varsayım, şarkiyatçılığın en temel önermesidir ve burada yerlinin kendisi tarafından benimsenmektedir.

Sonuç

Bir milletin kendi eliyle taktığı prangaları yine kendi eliyle kırması sömürgeleşme değildir. Bu, bir hürriyet hareketidir; sömürgeleştirilmeye verilmiş bir yanıttır.

Türk Aydınlanması, Meşrutiyet ve Cumhuriyet bir dayatmanın ürünü değildir; bir ideolojik tercihin ürünü de değildir. Bunlar, ordusu yenilmiş, hazinesi iflas etmiş, hukuku işlemez hale gelmiş bir devletin, neden böyle olduğunu sorup verdiği yanıta göre eyleme geçmesinin sonucudur. Bu bir inanç değil, bir yöntemdir. Yöntemin adı akıldır ve akıl kimsenin tekelinde değildir.

Bu kaideyi Avrupa'dan almadık. Devlet işleri ile din işlerini ayırma alışkanlığını İslam siyasi tarihine bin yıl önce biz soktuk; hem de İslam öğretisi bunu öngörmediği halde, ancak küresel hakimiyet iddiasına sahip imparatorluklarımızı yönetmenin gerekliliği bize dayattığı için. Kaideyi terk ettiğimiz her dönemde geriledik.

Bir millet kendi tarihinin öznesi olmaktan çıkarıldığında ona bırakılan tek rol mağduriyettir. Mağdurun tarihi olmaz, sadece hikayesi olur; bu hikayede de özne değil nesnedir. Bizim tarihimiz var. Kendi aklımızla kurduk, kendi hatalarımızla bozduk, kendi elimizle onardık. Bunun başka bir sahibi yoktur. Çağın gereklerine verdiğimiz yanıtları sömürgecilere atfetmek, Türk tarihini edilgenliğe indirgemek ve Türk milletini nesnelleştirerek küçümsemektir.

Yaman Alp Ungan

Yaman Alp Ungan

Yatırımcı ve danışman. Akılcı milliyetçilik, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa zemininde dış politika, ekonomi ve tarih üzerine yazar.

Tüm yazılar
Etiketler: Tarih ve Türkoloji

Aynı kategoriden: Tarih ve Türkoloji

Tümünü gör
Güney Türkistan’a Ne Oldu?

Güney Türkistan’a Ne Oldu?

Yazan Faruk Erken
/
Hakikaten Cihan Devleti Miydik?

Hakikaten Cihan Devleti Miydik?

/

Aynı yazardan: Yaman Alp Ungan

Tümünü gör
Narkoterör ile Mücadelede Mali Cephe

Narkoterör ile Mücadelede Mali Cephe

/
Ankara Zirvesi'nin Ardından

Ankara Zirvesi'nin Ardından

/