İçeriğe geç

Adı Erteleme, Hükmü Af

Silahlı bir terör örgütüne cezasızlık tanıyan kanun onu dağıtmaz, meşrulaştırır ve başkalarını aynı yolda ilerlemeye teşvik eder. 1903'te Makedonya'da genel af ilan ettik, terörist sayısı arttı, 1912'de Rumeli'yi yitirdik. Şimdi ise adı af olmayan benzer bir metin TBMM'de.

Adı Erteleme, Hükmü Af
Yayımlandı:

"Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi", 5 Ağustos 2026'da yaklaşık 360 milletvekilinin imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na sunuldu ve 2/3793 esas numarasıyla Adalet Komisyonu'na havale edildi. Teklifin 7 Ağustos'ta Adalet Komisyonu'nda, 9 Ağustos'ta Genel Kurul'da görüşülmesi planlanıyor.

Teklifin gerekçesine göre, bu düzenleme "mahkumiyet hükümlerini ortadan kaldıran, suçların hukuki niteliğini değiştiren veya ceza sorumluluğunu sona erdiren bir düzenleme niteliğinde değildir."

Ancak unutulmamalıdır ki, Türkiye 40 yılı aşkın bir süredir terör ile mücadele etmektedir. Bu süre boyunca binlerce Türk vatandaşı şehit olmuş; gazilerimiz, şehit yakınlarımız ve saldırılardan doğrudan zarar gören sayısız insanımız tarifsiz acılar yaşamıştır. İletişim Başkanlığı’nın paylaştığı hesaba göre Türkiye Cumhuriyeti’nin maddi kaybı 2,3 trilyon dolardır. İşte tam da bu nedenlerden ötürü, terörün tasfiyesi için hazırlanacak her tür düzenlemenin adil olması, suçluyu cezasız bırakmaması ve toplumsal vicdanı rahatlatacak ölçüde olması gerekmektedir. Bu hali ile kanun teklifi, yetersizdir ve daha büyük sorunlara yol açabilir bir yapıdadır.

Teklif Metni Ne Diyor

Teklifin 3. maddesi, kapsamdaki suçlardan yürütülen soruşturma ve kovuşturmaların üst sınırı 15 yıl veya daha az ceza gerektiren suçlarda 5 yıl, daha ağırlarında 10 yıl ertelenmesini öngörüyor. 6. madde aynı süreleri kesinleşmiş cezaların infazı için tekrarlıyor. Örgüt faaliyeti kapsamında işlenen kasten öldürme suçu ile 1 Haziran 2005 öncesinde işlenmiş, müebbet hapis gerektiren suçlar kapsam dışında.

Kapsamın sınırı da belirsizdir. 1. madde, örgüte üye olma ve yardım etme gibi suçların yanında "bu örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçları" da kapsıyor. Örgütü finanse etmek için yürütülen uyuşturucu ticaretinin, haraç toplamanın veya kaçakçılığın bu tanıma girip girmediği metinde yazmıyor. Kapsamı kanun değil, dosya dosya yapılacak nitelendirme belirleyecek. Ceza hukukunda hangi fiilin hangi sonucu doğuracağının kanunla değil uygulamayla belirlenmesi, kanunilik ilkesinden ödün vermek demektir.

Bir diğer konu, tanımlanmış bu sürelerin sonunda ne olacağıdır.

5. maddenin ikinci fıkrası, süre yeni bir suç işlenmeden geçerse dosya hakkında düşme kararı verileceğini söylüyor, yani dava sona eriyor. 6. maddenin dördüncü fıkrası, aynı koşulda "verilen ceza infaz edilmiş sayılır" diyor, yani hükümlü cezasını çekmiş kabul ediliyor. 7. maddenin dördüncü fıkrası ise mahkumiyetin yan sonuçlarının, yani hak yoksunluklarının, "tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasının" ilgili mahkemeden talep edilebileceğini düzenliyor.

Türk Ceza Kanunu'nun 65. maddesinin birinci fıkrası genel affı tanımlar. Şöyle ki; genel af, kamu davasını düşürür, hükmolunan cezaları ve mahkumiyetin bütün neticelerini ortadan kaldırır. Teklifin üç ayrı maddesindeki sonuçlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo, bu tanımın kendisidir. Kanun teklifi "af" sözcüğünü kullanmıyor olabilir; ancak Anayasa Mahkemesi'nin yerleşik yaklaşımı hukuki metinlerin niteliğinin adına değil amacına, içeriğine ve etkilerine bakılarak belirlenmesi yönündedir. Bu açıdan bakıldığında, bunun “örtülü af” olduğu savunulabilir.

Olumlu görünen iki noktayı da kaydetmek gerekir. Birincisi, teklif malvarlığı yönünden devletin elini bağlamamaktadır; 3. madde müsadereye konu değerlerin Hazine’ye gelir kaydedileceğini, 6. madde ise infazın ertelenmesinin müsadere kararlarının yerine getirilmesini engellemeyeceğini söylemektedir. Ancak bu, cezai sorumluluk yönünden varılan sonucu değiştirmemektedir. İkincisi, bu tartışma yargı önünde kesinleşmiş değildir. Anayasa Mahkemesi 2020'de, koşullu salıverilme sürelerini kısaltan 7242 sayılı Kanun'u af değil infaz düzenlemesi sayarak iptal talebini dokuza karşı yedi oyla reddetmişti. Ancak aynı sebeple, gerekçedeki "af değildir" cümlesi de bir taraf iddiasıdır.

Yargının Yerine Geçen Kanun

4. maddenin ikinci fıkrası, erteleme kapsamına girecek suçlarla ilgili olarak istinafta veya temyizde bekleyen dosyalar hakkında bozma kararı verileceğini düzenliyor. İstinaf bölge adliye mahkemesindeki ikinci derece incelemesi, temyiz Yargıtay incelemesidir. Bozma, kararın hukuka aykırı bulunup yeniden görülmek üzere geri gönderilmesidir. Burada mahkeme dosyanın esasını inceleyip böyle bir sonuca varmıyor, kanun sonucu doğrudan kendisi belirliyor. Hakimin takdiri, yasama işlemiyle ikame edilmiş oluyor.

5. maddenin üçüncü fıkrası, Milli Güvenlik Kurulu kararının Resmi Gazete'de yayımlanmasından önce işlenmiş ve kanun kapsamına giren suçlardan dolayı bu tarihten sonra soruşturma başlatılmasını Kurulun iznine bağlıyor. Cumhuriyet savcısının kamu davası açma yetkisi, yürütmenin siyasi bileşimli bir organından izin almaya bağlanıyor.

6. maddenin ikinci fıkrası, kanun kapsamında görev yapan kişiler hakkında hukuki, idari veya cezai sorumluluk doğmayacağını söylüyor. Kamu görevlisinin görevini yaparken korunması meşru bir ihtiyaçtır. Ancak bu hükümde kasıt ve ağır kusur için istisna yok, koruma süresiz ve sınırsız yazılmış. Bu kadar hassas bir alanda kimin hangi kararı neden verdiğinin sonradan hiçbir merci önünde sorulamaması demektir. Bu haliyle madde, kanunu uygulayan memurdan çok kararı verenleri korur.

Üç hükmün birleşiminden çıkan sonuç şudur: Erteleme kararının bozulup bozulmayacağı, süre içinde işlenen fiilin terör suçu sayılıp sayılmayacağına bağlıdır. Bu nitelendirmeyi savcılık yapacaktır. Savcılığın kapsamdaki suçlarda soruşturma açması ise Kurulun iznine tabidir. Denetimi yapacak merci, denetleyeceği iradenin iznine bağlanmıştır. Bu, yargı bağımsızlığına aykırıdır.

Devletin Kimi Muhatap Aldığı

Teklifin 7. maddesi, uygulamanın takibi için Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında dört bakan ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri'nden oluşan bir Kurul kuruyor. Aynı madde, Kurulun "sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere" alt komisyonlarda görevlendirme yapabileceğini, örgütün tasfiyesine ilişkin "gözlem raporları" uyarınca dönemsel değerlendirme yapılacağını ve Meclis bünyesinde 17 üyeli bir İzleme Komisyonu kurulacağını öngörüyor.

"Nezdinde ilerleme" ve "gözlem raporu", iki taraf arasında yürüyen ve üçüncü bir merciin izlediği bir ilişkiyi tarif eden sözlerdir. Bunlar kanuna girdiğinde silahlı yapı, hakkında kanun yazılan bir suç konusu olmaktan çıkar ve durumu dönemsel olarak raporlanan bir muhataba dönüşür.

Bu, egemenlik yetkisinin metinde yazmayan ancak fiilen gerçekleşen bir devridir. Anayasa'nın 6. maddesi, egemenliğin kayıtsız şartsız Millete ait olduğunu, hiçbir kişi veya zümrenin kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını hükme bağlar. Bir devlet, cezalandırma yetkisini kullanıp kullanmayacağını karşısındaki yapının davranışına göre belirlediği anda, o yapıya Anayasa'nın tanımadığı bir konum vermiş olur. Daha da vahimi, devletin kendine muhatap olarak terör örgütünü aldığı anlamı çıkarılabilir. Bu, devlet otoritesi için darbe, toplumsal vicdan için bir yaradır.

Silahlı Başkaldırıya Hukuki Teşvik

Bir kanun yalnızca kapsadığı kişilere hitap etmez. Aynı zamanda herkese bir kural bildirir ve bu kural, kapsam dışındaki kişilerin gelecekte ne yapacağını da etkiler. Bu teklif metninin olası kabulünün dünyaya bildireceği son derece tehlikeli bir iletidir: Eğer siyasi talebi olan bir grup silahlanır, uzun süre silahlı kalarak saldırılar düzenler, sonra silahını belli koşullar gerçekleşirse bırakabileceğini beyan ederse, devlet onu muhatap kabul edecektir ve üyeleri hakkındaki davaları sona erdirecektir.

Devlet ile yurttaş arasındaki temel anlaşma, herkesin aynı kurala tabi olması ve hiç kimsenin zor kullanarak kendisi için ayrı bir hukuk yaratamamasıdır. Bu anlaşma bir kez delindiğinde, açılan delik yalnızca onu delenin kullanımında kalmaz.

İki sonuç doğar. Birincisi, silahlı yapılar silahı bırakmak için değil elde tutmak için gerekçe kazanır, çünkü silah artık cezalandırılan değil pazarlığa dayanak yapılan bir unsurdur. İkincisi, bugün silahsız olan ve talebini siyaset yoluyla dile getiren gruplar silahlı başkaldırı yolu ile sonuç alınabildiğini görür. Yurttaşın kendi hakkını devletten değil ait hissettiği gruptan beklemeye başlaması, tam olarak bu noktada olur. Toplum, tıpkı Lübnan’da olduğu gibi, kabileciliğe doğru hızla savrulur.

Bu ihtimal soyut değildir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu aynısını birebir denedi.

Balkanlardaki karışıklığın giderilmesi için Şubat 1903'te Viyana’da Balkan Islahat Programı gündeme geldi. Maddelerinden biri, Makedonya'daki üç vilayette siyasi suçlardan yargılananlar ve hükümlüler için genel af ilan edilmesiydi. Osmanlı hükümeti paketi 23 Şubat 1903'te koşulsuz kabul etti. Altı ay sonra, 2 Ağustos 1903'te devlete karşı İlinden Ayaklanması başladı.

Bunun üzerine Ekim 1903'te Mürzsteg Programı hazırlandı. Paket, Makedonya'ya sivil temsilciler gönderilmesini ve jandarmanın gözetim altında düzenlenmesini öngörüyordu. Osmanlı hükümeti egemenlik haklarının zedelendiği gerekçesiyle direndi, ancak büyük devletlerin ortak baskısıyla programı onayladı. Program Nisan 1904'te yürürlüğe girdi.

Sonuç, silahlı grupların azalması değil çoğalması oldu. 1904'te Yunanistan sistematik bir Rum çete hareketi başlattı. Sırplar da aynı yıl silahlı eylem aşamasına geçti. 1908'de yalnızca Manastır vilayetinde 39 terörist çete faaliyetteydi. 23’ü Bulgar, 10’u Yunan, 6’sı Sırp'tı.

1908'de Meşrutiyet ilan edildiğinde Mürzsteg uygulaması sona erdi. Silahlı komiteler siyasi partilere ve meşrutiyet kulüplerine dönüştürüldü, seçim yapıldı, bölgenin bütün milletlerinden mebuslar Meclis'e girdi. Kardeşlik ilan edildi. Aynı günlerde Rumeli Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa, Babıali'ye Bulgar çetelerinin faaliyeti durdurduğunu ancak teşkilatlarını lağvetmediklerini ve silahlarını teslim etmediklerini bildiriyordu.

Dört yıl sonra Balkan Savaşı çıktı. Osmanlı Devleti Avrupa'daki topraklarının %83'ünü kaybetti. Tarihçi Justin McCarthy'nin verilerine göre kaybedilen topraklarda yaşayan 2.315.293 Türk’ten 632.408'i öldü, 812.771'i Anadolu'ya göç etmek zorunda bırakıldı. Yakın Türk tarihindeki kıyımların en büyüğüdür; Türkler bu sözde barış sürecinden kıyıma uğrayarak çıktılar.

Tarihimizdeki bu travmadan alınacak ders; silahlı bir terörist yapıya hukuki statü ve cezasızlık tanıyan düzenlemenin o yapıyı dağıtmadığı, onu meşru bir aktör haline getirdiği ve aynı yolu başkalarına gösterdiğidir.

1923'ün kurucu kararı, meşruiyetin kaynağını silahlı güçten ve zümre pazarlığından çıkarıp millet iradesine ve tek hukuka bağlamaktı. Talebin karşılığını silahın belirlediği bir düzenleme, Cumhuriyet’imizin bu kararını geçersiz kılacaktır.

Bedelini ilk ödeyecek olanlar, devletin ceza yetkisini askıya aldığı bölgede yaşayan yurttaşlarımızdır. Narkoterör ile Mücadelede Mali Cephe yazımızda ortaya koyduğumuz suç ekonomisi bu düzenlemeyle ortadan kalkmaz, yalnızca onu yürütenlerin hukuki riski kalkar. Haraçtan ve uyuşturucudan korunmanın devletten başka bir adresi yoktur.

Vatandaş şunu öğrenir. Haklarım ne olduğuma değil, hangi kümeye ait olduğuma bağlıdır. Bu ders bir kere öğrenildiğinde herkes için geçerlidir ve her grup kendi muafiyetini talep etmeye başlar.

Sonuç

Daha fazla can kaybı ve iktisadi kayıp yaşanmadan terör örgütünün yok edilmesi, Türkiye için en hayırlı sonuçtur. Bu yazının itirazı o amaca değildir. Bu amaç uğrunda izlenen yöntem, sırf amacı sağlayacak diye bu yöntemi kendiliğinden doğru ve meşru kılmaz. Bu alanda yapılacak bir düzenleme mağdurların haklarını, suçluların bireysel ceza sorumluluğunu, yargı bağımsızlığını ve kamu görevlilerinin hesap verebilirliğini güvence altına almak zorundadır. Ancak halihazırdaki teklif, bunları sağlamamaktadır.

Türkiye'nin bu meselede uygulaması gereken tek bir yolu vardır. O yol da hukukunun herkese aynı biçimde uygulanması, suçun kim tarafından işlendiğine bakılmaksızın kovuşturulması, finansman kanallarının kurutulması, kamu düzeninin fiilen tesis edilmesidir.

Ayrıcalık tanıyarak, affa benzeyen ancak adı af konmayan yapılar kurarak ve cezaları belirli bir sürenin sonunda silerek toplumsal barış üretilemez. Devlet kendine ve milletine işlenmiş suçların bedelini askıya aldığında barışa değil, yalnızca kısa vadeli bir ateşkese kavuşur. Bu kısa vadeli ateşkesin maliyeti ise, ne yazık ki gelecek kuşaklar tarafından ödenmek zorunda kalacaktır. Rumeli'de bunu yaşadık. 2013-2015 çözüm sürecinde bunu yaşadık. Aynı hataları tekrar tekrar yaparak doğruya varmak mümkün değildir.

Yaman Alp Ungan

Yaman Alp Ungan

Yatırımcı ve danışman. Akılcı milliyetçilik, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa zemininde dış politika, ekonomi ve tarih üzerine yazar.

Tüm yazılar
Etiketler: Hukuk ve Adalet

Aynı kategoriden: Hukuk ve Adalet

Tümünü gör
Narkoterör ile Mücadelede Mali Cephe

Narkoterör ile Mücadelede Mali Cephe

/
Sermaye Niye Kaçıyor?

Sermaye Niye Kaçıyor?

/

Aynı yazardan: Yaman Alp Ungan

Tümünü gör
Narkoterör ile Mücadelede Mali Cephe

Narkoterör ile Mücadelede Mali Cephe

/