Geçen hafta Şi Cinping ile Vladimir Putin, "çokkutuplu dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler" başlıklı 47 sayfalık ortak bildirgeyi imzaladı. Bir hafta öncesinde ise ABD Başkanı Trump da aynı şehirde Şi ile uzun mesai harcamıştı. Pekin, iki hafta içinde hem rakibini hem stratejik ortağını ağırlayarak küresel dengenin yeniden çizildiği bir merkez gibi gösterildi birçok yerde.
Ne var ki güç sıralamasını bu gibi zirvelerde çekilen fotoğraflardan okumak yanıltıcıdır. Hegemon olarak kabul görmenin tarihsel açıdan iki ayağı vardır: Maddi güç ve mali güven. Çin, birincisinde son yirmi yılda gerçek bir sıçrama yaptı; ikincisinde ise henüz yerinden bile kıpırdamış değil. Çokkutuplu bir dünyaya ne ölçekte ilerlediğimizin gerçekçi bir değerlendirmesi ancak Çin’in bu görünür eksikliğini irdeleyerek mümkün.
Hegemonyaya Giden Yolda Para Önden Yürür
Hegemonyaya giden yol tipik bir örüntüye iyedir: Önce ticarette üstünlük, sonra denizlerde üstünlük ve askeri güçleniş, en sonunda küresel sermaye ve para piyasalarının merkezi oluş. Hollanda, İngiltere, ABD; çağdaş dünya tarihinin art arda gelen hegemonları hep aynı sırayı izledi. Düzeni kuran güç sermayeyi de yönetir; sermayeyi yönetemeyen güç düzeni kurmuş sayılmaz.
Birleşik Krallık 19.yy sonunda küresel ticaretin yaklaşık %40'ını gerçekleştirmekteydi; bununla küresel ödemelerin ise yaklaşık %60'ı sterlin ile yapılıyordu. Sterlin, Britanya'nın fiziki ticaret payını aşmıştı; üçüncü tarafların kendi aralarındaki işlemleri bile sterlin üzerinden çözüyordu. Bugün benzer biçimde ABD, küresel mal ticaretinin yalnızca yaklaşık %10’unu yapmaktadır; buna karşılık SWIFT üzerinden geçen küresel ödemelerin yarıdan fazlası, resmi rezervlerin ise %57'si dolardadır.
Bir paranın biriminin küresel çapta kabul görür olması için sahibinin fiziki ekonomik payını aşması, küresel sermayenin onu sahibinin ticaret hacminden bağımsız yeğlemesi gerekir. Bu eşik aşılmadığı sürece sözkonusu ülkenin hegemon olduğunu ya da güncel hegemonun tahtını elinden alacağını söylemek mümkün değildir.
Çin'in Anomalisi ve Nedenleri
Çin küresel GSYH'nin yaklaşık %17'sini (nominal) üretiyor, küresel mal ticaretinin %15'ini yapıyor; dokuz yıldır kesintisiz biçimde dünyanın bir numaralı mal ticareti devi. Buna rağmen, IMF'nin 2025 dördüncü çeyrek verisine göre yuan, küresel resmi rezervlerin yalnızca %1,95'ini oluşturuyor. Üstelik bu, geçen çeyreğe kıyasla gerilemiş bir oran. SWIFT'in Aralık 2025 verisinde yuan, küresel ödemelerin %2,73'üne denk geliyor ve altıncı sırada; Kanada Doları'nın bile gerisinde. Yabancıların Çin tahvil ve hisse piyasasındaki payı %5'in altında bulunmakta; bu, ABD'deki oranın yalnızca beşte biri.
Hegemonun İki Ayağı
Küresel ticaret payı ile küresel ödeme payı yan yana. Hegemonlarda para, ticareti aşar; Çin'de tablo terstir.
Kaynak: Modelski & Thompson (tarihsel veriler), SWIFT RMB Tracker Aralık 2025, IMF COFER 2025Q4, Dünya Bankası / IMF DOT verileri.
Çin, son on yılda ticaretteki payını büyütürken yuanın küresel ödemelerdeki payı anlamlı biçimde yükselmedi. Ticarette aşikar yükseliş, finansal piyasalarda sessizliğini koruyor. Bu makas konjonktürel değil; yapısaldır. Yatırımcı, gönüllü gitmek istemeyeceği yere parasını da sermayesini de koymuyor, koysa bile kendini bağlamıyor.
Çin, sermaye kontrollerini kalıcılaştırmış bir rejim. Para yurtdışına ancak özel onayla çıkıyor; içeride dolaşan likidite GSYH'nin %230'unun üzerinde ki bu dünyadaki en yüksek oranlardan biri. Bu likidite emlak iç borç piyasasında dönüp duruyor, dışarıya akacak bir kanal bulamıyor. Çin'in kendi varlıklı kesimi parasını yurtdışına çıkarmak için gri yollar arıyor; bu, ülkesinin parasına bizzat kendi vatandaşının duymadığı güveni dışarıdan beklemek anlamına geliyor.
Daha derinde duran sebep hukuk ve adalet. Yargı bağımsız değil. Tek parti rejimi var. Hürriyet yok. Mülkiyet hakkı bir gece kararnamesiyle her an eriyebilir. Kurumsal şeffaflık sözde ve keyfi. Otokrat, hürriyet düşmanı bir tek parti rejiminin denetimsiz mutlak iradesi, paranın ve sermayenin sigortası olmaktan çok uzaktır; tersine bu sigortayı eriten cehennem ateşidir.
Hür piyasa ve hür bir toplum, hukukun üstünlüğü ve kurumsal şeffaflık finansal hegemonyanın kurucu önkoşuludur. Sermaye, tam rekabet ve liyakat zeminine ihtiyaç duyar. Çin'in çıkmazı, kapitalizmin değil; kapitalizmin işletilmemesinin sonucudur.
Doların Sessiz Silahı ve Çokkutupluluğun Sınırı
Doların hegemon konumu ABD'ye çok katmanlı bir ayrıcalık sağlıyor: Düşük borçlanma maliyeti, ikiz açıkları sürdürebilme lüksü ve finansal sistemi silah olarak kullanabilme kapasitesi (SWIFT'ten çıkarma, dolar erişimini kesme, varlık dondurma, vb.). ABD, bu silahı onyıllardır kullanıyor; gümrük tarifeleri koyuyor, açıkça veya üstü kapalı savaş açıyor, yine de dünyanın sermayesi Wall Street'e akmaktan vazgeçmiyor.
İran Savaşı bunu çıplak biçimde gösterdi. Önceki tahlilimizde değindiğimiz gibi, kriz boyunca İsviçre Frangı, Japon Yeni ya da altın değil; yalnızca dolar güvenli liman işlevini taşıyabildi. Çin, savaş döneminde İran'ı destekleyen değil, Hürmüz'ün açılması için baskı kuran taraf oldu; çünkü tedarik zincirinde dolar sisteminden bağımsız bir alternatif kuramamıştı.
Hegemonyaların geçiş dönemleri nispeten uzun döngü ve çevrimlere yayılmaktadır; finansal halka bu geçişin en yavaş olanıdır. Bugün dünya askeri-jeopolitik düzeyde sertleşen bir rekabete sahnedir; ancak finansal düzeyde tekkutupluluk korunmaktadır ve yakın vadede ABD’nin buradaki hegemonyası kırılacak gibi görünmemektedir. Pekin'in art arda zirvelerde "çokkutuplu dünya" söylemini yinelemesi, bu yapısal eksikliği siyasi söylemle telafi etme çabasıdır.
Bunlar Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?
Bu bulgumuzun Türkiye için dört somut sonucu vardır:
Birincisi, küresel para birimi olarak ABD doları ve küresel sermayenin ağırlık merkezi olarak ABD hayatımızda kalmayı sürdürecektir. Alternatif yollar deneysel olarak istikşafi sıkımlara sahne olsa bile, küresel sermaye ve finansal piyasalar yönünden eşgüdümlü çalışacağımız taraf ABD olmak durumundadır; nitekim Yuan veya bir başka para birimi küresel rezerv para ol(a)madığından, dolar bağımlılığımızı çözecek bir seçenek henüz bulunmamaktadır. Her halükarda, Türk Lirası'na olan güveni içeriden yeniden tesis etmemiz gerekmektedir.
İkincisi, küresel sermayeyi cezbetmemizin yolu yargı ve hukuk sistemimizi güçlendirmekten ve berkitmekten geçmektedir. Dubai'nin önemli ölçüde gerisinde kalışımızın sebebi vergi oranları değil; mülkiyet güvencesi, hukukun öngörülebilirliği ve yargı bağımsızlığı eksiğimizdir. İstanbul Finans Merkezi tartışmasında işlediğimiz bu mesele, Çin'in bugün düştüğü çıkmazın küçük ölçekli bir simülasyonudur.
Üçüncüsü, jeopolitik denge siyaseti her boyutta simetrik değildir. Askeri-teknolojik düzlemde Çin gerçek bir karşı-ağırlık merkezidir; Sarmalanma Korkusu yazılarımızda işlediğimiz gibi, Batı'nın tek taraflı baskısına karşı elimizde bulunan değerlendirilebilir bir karttır. Finansal-iktisadi düzlemde ise sistem hala Vaşington'undur. Bu asimetriyi görmeyen bir dış politika kendini yanıltmaya hizmet eder.
Dördüncüsü, stratejik özerklik bir füze sistemi inşa etmeyi olduğu ya da nükleer programı ilerletmeyi olduğu kadar güçlü ve dış şoklara karşı olabildiğince savunulabilir bir sermaye piyasası inşa etmeyi de kapsar. Derinliği olmayan bir sermaye ve finansal piyasalar, savrulmaya ve en ufak türbülansta sallanmaya açıktır. Kendi finansal piyasalarımızı derinleştirmek, ahbap-çavuş kapitalizminin önünü alarak verimsizlik yollarını kapatmak ve mülkiyet hakkını tahkim etmek gerçek anlamda bağımsız bir Türkiye'nin finansal temelidir.
Sermayenin Gittiği Yer
Hegemonya üretimsel, finansal ve askeri ayaklar üzerine kuruludur; finansal ayak topal kaldığında sahibi koşamaz. Çin'in finansal sessizliği bir tercih değil; kapalı, otokrat ve hürriyet düşmanı bir rejimin yapısal sonucudur. Kapalı bir rejim, açık bir piyasa kuramaz. Açık olmayan ve hürriyetten yoksun milletlerin küresel hegemon olma olanağı yoktur.
Türkiye için ders açıktır: 21.yy’daki çokkutupluluğun kapsamlı ve çokyönlü bir değerlendirmesini yapmak, hayallerle gerçekleri birbirinden bilimsel bir yaklaşımla ayırmak, milli finansal kurum ve piyasaları güçlendirmek.