İran Savaşı'nın Sessiz Mirası Üzerine Bir Tahlil
Savaş sönümleniyor gibi görünmekle birlikte, taraflar arasında Hürmüz Boğazı’nda hafif şiddette aralıklı olarak çatışmalar sürüyor; öte yandan ABD, İran’a geçtiğimiz günlerde sunmuş olduğu mutabakat zaptına yanıt bekliyor. İlk bakışta ABD’nin bu savaştan karlı değil aksine zararlı çıktığı, Çin ve belki bir nebze Rusya’nın ise elinin güçlendiği düşünülebilir. Avrupa ise bambaşka bir dünyada, AB’nin ve üye ülkelerin yalnızca birer kağıttan kaplan olduğu iyice ayyuka çıktı.
İlk bakışta görünenin biraz daha altına indiğimizde, yani İran Savaşı’nı giderek yaklaşmakta olduğunu düşündüğümüz, daha geniş çaptaki ABD-Çin dikleşmesi üzerinden değerlendirdiğimizde ise; ABD’nin Çin’e karşı elini güçlendirmek üzere kısa vadede belki kendi dezavantajına, ancak orta/uzun vadede elini Çin’e karşı ciddi biçimde güçlendirecek birtakım hamleler yaptığını yorumluyoruz.
Kazanımlar ve Maliyetler
ABD
İlk bakışta ABD bu savaştan yıpranmış görünüyor. Trump'ın "İran'ı haritadan sileceğiz", "nükleer kapasiteyi tümüyle imha edeceğiz" iddiaları boş çıktı. Rejim değişmedi, nükleer program söküp atılamadı, füze kapasitesi tümüyle yok edilemedi. Üstelik savaş öncesinde gündemde dahi olmayan Hürmüz krizi savaşın asıl başağrısı haline geldi. Bunlar gerçek kayıplar; küçümsenir değil.
Ne var ki uzun vadede ABD’nin bu kriz ortamından orta vadede güçlenerek çıktığını söyleyebiliriz. Birincisi; kriz boyunca Amerikan Doları ayakta kalan tek güvenli liman oldu. Allianz Trade'in "Nowhere to Hide" raporu ve Chatham House analizleri, altın, İsviçre Frangı, Japon Yeni ve devlet tahvillerinin güvenli liman işlevini yerine getiremediğini, yalnızca doların bu rolü taşıyabildiğini belgeliyor. Tahran, Hürmüz'ü kapatarak burayı bir baskı aracına çevirmeye yeltendi; ancak bu durum, dünya ekonomisinin ABD’ye ve dolara bağlı olduğunu yeniden çıplak biçimde gösterdi.
İkincisi; Hürmüz ablukasını ABD’nin Çin’in önemli bir miktarda bağımlı olduğu denizyollarını kontrol altına almak ve Çin’i bu yolla dizginlemek stratejisinin bir parçası olarak görmek gerekir. Trump hükümetinin birinci döneminde ABD Panama Kanalı'nın tek hakimi haline geldi; ikinci döneminde ise Venezuela'da yönetimi devirip Çin'e akan ham petrolü kesti. Şimdi Hürmüz ile Çin'in petrol tedarik zincirine üçüncü kapıyı kapattı. Yakın dönemde ABD’nin Birinci Adalar Zinciri (Tayvan, Japonya, Filipinler, Brunei, Malezya) bölgesinde üstü örtülü biçimde Çin’i hedefleyen daha etkin ve daha sert önlemler almasını görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Dolayısıyla, İran’da görünürde hedeflerine ulaşmayan bir ABD, resmi daha küresel bir boyutta değerlendirdiğimizde Çin’e karşı önemli bir avantajlı pozisyon elde etmiştir.
Çin
Önceki yazılarımızda Çin'in Körfez'de meşruiyet sağlayarak, Hürmüz'de İran ile fiili kontrole ortak olarak ve savaşın tarafları hakkında istihbarat hasadı sağlayarak kısa vadede kar devşirdiğini işlemiştik. Bu bir gerçektir; ancak çatışmayı bölgesel değil küresel bir ölçekte okuduğumuzda daha farklı sonuçlara varmaktayız.
İran Dışişleri Bakanı Arakçi'nin 6 Mayıs günü Pekin'e yaptığı ziyaret, ittifakın tahkimi olarak değil, hasar kontrolü olarak okunmalıdır. Bloomberg ve Al Jazeera kayıtlarına göre Vang Yi, görüşmede İran'a ateşkesin geciktirilemeyeceğini ve Hürmüz'ün açılması gerektiğini açıkça bildirmiştir. Bugün Çin İran'ı destekleyen değil, İran'a baskı kuran taraftır; bu, Çin'in krizden çıkma iştahının giderek arttığını gösteriyor.
Çin’in aldığı yapısal yaralardan bir diğeri ise Malakka İkilemi'nin yeni bir versiyonunun ifşa olmasıdır. İran, Çin için yalnızca ucuz petrol kaynağı değildi; Batı sistemine alternatif ekonomik ağların test edildiği bir alandı. Bu alternatif alanın tasfiyesi, Çin'in Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’daki "denge bozucu" rolünü sarsmıştır. İktisadi olarak Hürmüz krizi Çin’in dev ekonomisinin halen kırılgan denizyollarına bağımlı olduğunu kanıtlamıştır; denizlerde ABD hegemonyasını kıramayacak bir Çin’in küresel hegemon olma şansı yoktur. Çin'in geleneksel karayolları ise Orta Asya ve Rusya’dan geçiyor.
(Henüz) Sessiz Çatışma: ABD-Çin
İran Savaşı’nı ABD-Çin çatışmasının bir provası olarak okumak gerekir. ABD, Çin ile yürüttüğü uzun soluklu, giderek sertleşen ancak şu an için üstü örtülü kalan düşük ölçekli bir çatışmaya hazırlık için pozisyon almaktadır. Hürmüz, bu çatışmanın Ortadoğu uzantısıdır; Büyük Okyanus ise asıl alanıdır.
ABD'nin Çin'in denizyollarını tahakkümü altına alma yolculuğu
PANAMA
Yüksek Mahkeme kararıyla Hong Kong merkezli CK Hutchison'un Balboa ve Cristóbal limanlarındaki imtiyazı iptal edildi. Küresel deniz ticaretinin %5'inin geçtiği geçit ABD-yanlısı kontrole çekildi.
VENEZUELA
Maduro hükümeti devrildi. Venezuela'nın günde 600 bin varili aşan Çin'e petrol ihracatı kesildi; Pekin için stratejik bir enerji ortağı tasfiye edildi.
HÜRMÜZ
Çin'in Körfez'den ithalatı sekteye uğradı; Pekin İran'ı ateşkese ve Hürmüz'ün açılmasına ikna etmek için hasar kontrolüne mecbur kaldı.
PASİFİK
Birinci Adalar Zinciri tahkim ediliyor: Filipinler'de orta menzilli füzeler, Tayvan Boğazı'nda artan tatbikat sıklığı, Japonya'nın rekor savunma bütçesi, Guam-Palau-Tinian hattında İkinci Adalar Zinciri'nin güçlendirilmesi.
Bu çatışmanın tarihsel zemini yeni değildir. 1951'de ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Sovyet ve Çin komünizmini dizginlemek için "Pasifik Bariyeri" doktrinini formüle etmişti. Bu doktrin Birinci Adalar Zinciri olarak somutlaştı: Kuril'lerden Japonya'ya, Ryukyu'ya, Tayvan'a, Filipinler'e, Borneo'ya ve Malezya’ya değin uzanan bir kafes. Çin'in açık denizlere çıkışı bu kafesten geçmek zorunda. Çin, bu hamleleri bir coğrafi kuşatma olarak okumakta, kendi stratejik söylemini de bu kafesi kırma üzerine kurgulamaktadır.
Trump hükümeti döneminin 2026 Ulusal Savunma Stratejisi, Birinci Adalar Zinciri boyunca "inkar yoluyla caydırıcılık" doktrinini açıkça merkeze alıyor. Bu doktrinin askeri çatısı kapsamında (AUKUS: Avustralya-Birleşik Krallık-ABD), Avustralya'ya nükleer güçle çalışan denizaltı transferleri yapılarak Çin'in arttırmaya gayret ettiği deniz kuvvetlerine karşı açık bir silahlanma yarışı vardır. Bu doktrinin siyasi bacağında ise (Quad); ABD, Japonya, Hindistan ve Avustralya bir araya gelerek Çin’in yayılmacılığına karşı bölgede istikrarı ve toprak bütünlüğünü vurgulamaktadır. Çin'in açık denizlere çıkışında geriye kalan altı dar geçit, yani Malakka, Lombok, Sunda, Başi, Miyako ve Tsuşima, ABD donanmasınca rahatlıkla ablukaya alınabilecek vaziyettedir. ABD tarafından Filipinler'e konuşlandırılan orta menzilli füzeler, Tayvan Boğazı'nda tatbikat sıklığının arttırılması, Japonya'nın İkinci Dünya Savaşı'ndan beri en büyük askeri modernizasyonu, Guam-Palau-Tinian'da İkinci Adalar Zinciri'nin tahkimatı sürmektedir. Tüm bunlar, Çin'in açık denizlere ve denizyollarına erişimini zorlaştıracak ve ABD tahakkümü altına alacak daha geniş bir stratejinin çıktılarıdır.
Çin coğrafi olarak boğulmaya müsait bir devdir; muazzam ekonomisi, kendi kontrolü dışında bulunan denizlerden geçen ticarete bağımlıdır. ABD, bu boğmayı stratejisinin merkezine yerleştirmektedir. Pentagon, Çin’in 2027 itibarıyla Tayvan üzerinde hak iddia ettiği olası bir savaşı kazanabilecek kapasiteye ulaşmayı hedeflediğini hesaplıyor; Vaşington bu tarihten önce kafesi sıklaştırmaya çalışıyor. İran Savaşı'nın asıl mirası burada yatıyor: ABD, Çin'in kafesinin Ortadoğu kapısına başarıyla kilit vurmuştur. Olası bir ABD-Çin çatışması için ABD, yaptığı bu ön hamleler ile kendini Çin’e karşı nispeten avantajlı bir konuma sokmuştur.
Avrupa’nın Çaresizliği
İran Savaşı, yarım yüzyıldan uzun süredir Avrupa’nın üzerine yapışmış ataleti iyice görünür kıldı. Avrupa, ABD için güvenilir ve güçlü bir müttefik olmadığını bir kez daha ABD’ye kanıtladı; İngiltere, Fransa, İspanya ablukaya açıkça karşı çıktı. ABD, artık Avrupa’nın Çin’e karşı kendi yanında yer almaktan imtina edebileceğini, yanında yer alsa bile etkisiz eleman olduğunu anlıyor (Bir nevi Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’ya ayakbağı olmaktan öteye gidemeyen Avusturya-Macaristan; ya da İkinci Dünya Savaşı’nda yine Almanya’ya ayakbağı olan İtalya gibi).
Avrupa, yükselen Türkiye karşısında kendini yeniden yararlı ve etkin bir oyuncu hissetmek için Fransa’nın "ileri caydırıcılık" stratejisi gibi hülyalara kapılmaktadır. Bu refleksif davranış, Avrupa'nın gücünü değil, çaresizliğini imlemektedir. Fransa'nın İsrail-Yunanistan-GKRY-Ermenistan ekseninde temelini attığı bu Türkofobik ittifak da bu acizlik ve işe yaramazlık bilinçaltının tezahürüdür. Karaya vurmuş balığın son çırpınışları.
Ne var ki, Avrupa bugün içinde bulunduğu bu acizliğe kendi elleri ile düşmüştür. Avrupa'nın kendi göçmen ve enerji krizi biz Türklere bir derstir: Vatanına ne idüğü belirsiz yabancı kitleleri doldurmak, aile-vatan-millet değerlerinden uzaklaşarak küreselci ajandayı desteklemek ve yeşilci hülyalar uğruna enerji bağımsızlığını yabancılara teslim etmek milli intihardır.
Avrupa Türkiye’yi hasım görmesine rağmen, Türkiye Avrupa’ya yardım eli uzatmakta ve müttefikliğimizin devamlılığını vurgulamaktadır; nitekim Avrupa halen dış ticaret hacmimizde ciddi bir yer kaplamaktadır, bu oran azalmadan Avrupa ile açık ya da örtülü bir çatışmaya girmek Türkiye’nin yararına olmayacaktır. Bununla birlikte; Türkiye’nin Avrupa’ya olan ihtiyacı hızla hızla azalmakta, Avrupa’nın Türkiye’ye olan ihtiyacı ise giderek artmaktadır. Avrupa, Türkiye ile barışmak zorundadır. Küresel bir oyuncu olmak istiyorsa Türkiye’yi yalnızca arasına kabul etmek değil bir önder ülke olarak kabul etmelidir; aksi halde yaşlı, atıl ve mukavemeti kısıtlı bir bölgesel güç olarak kalacaktır.
Akdeniz’den Çin’e Uzanan Coğrafyanın Açarı Türkiye
Türkiye bu büyük denklemde ABD için Avrasya’daki tek güvenilir müttefiktir ve Avrasya’nın Akdeniz-Yakındoğu-Orta Asya-Uygureli hattında açar konumdadır.
NATO’da dengeler değişmiştir; artık Atlas Okyanusu’nun iki kıyıdaşı bölgenin ortaklığından değil, ABD ve Türkiye’nin stratejik birlikteliğinden söz etmek gerekmektedir. ABD-Türkiye ikilisi, NATO’nun asıl rakipleri Çin ve Rusya’ya karşı durabilecek omurgayı oluşturmaktadır. ABD, Türkiye ile güçlendireceği stratejik birliktelik sayesinde Çin ve Rusya’ya karşı ciddi bir avantaj elde edecektir.
Ancak Türkiye’nin açar oluşu henüz kısmen kanıtlanmıştır ve gidilmesi gereken epey yol vardır: Türk dünyası entegrasyonunun hızlandırılması, Zengezur'un fiilen işletilmesi, enerji bağımsızlığı ve nükleer enerji-güç yolculuğu, savunma sanayinin derinliği, iktisadi kalkınma ve sanayinin yeniden canlandırılması. Tüm bu politikalar Türkiye’nin Avrasya’daki üstünlüğünü ve hakimiyetini perçinleyecek stratejik denklemin bütünleyici parçalarıdır.