İstanbul’un Yeniden Bölgesel Merkez Olma Fırsatı
Körfez’in dış saldırılara tümüyle savunmasız olduğu ayyuka çıktı. İran’ın son saldırılarının yarattığı yıkım ile küresel ve bölgesel sermayenin güvenli bir limana ihtiyacı var. Tarihsel olarak İstanbul, Roma İmparatorluğu’nun başkenti olduğu günden beridir Tuna’dan Fırat’a, İtil’den (Volga’dan) Nil’e uzanan geniş coğrafyanın doğal öncü tek kentidir. Eşsizdir.
İstanbul Finans Merkezi'nin ihracat odaklı finansal hizmetlerde 2031'e kadar neredeyse sıfır kurumlar vergisi sunması, bazı gözlemcilere göre kâğıt üzerinde Dubai'den bile iyi. BlackRock CEO'su Larry Fink İstanbul'a geliyor; büyük çaplı yatırımcı toplantıları düzenleniyor. İran savaşının bölgesel sermaye akışlarını yeniden şekillendirdiği bir konjonktürde İstanbul ön plana çıkıyor.
Dubai, çölde sıfırdan inşa edilmiş yapay bir cazibe merkezi. Varlığını sürdürmek için vergi cennetlerine, yapay adalara ve küresel algı kampanyalarına muhtaç. İstanbul ise Güneydoğu Avrupa'nın, Karadeniz havzasının, Kafkasya'nın, Ortadoğu'nun ve Kuzey Afrika'nın düğümlendiği bir kapı, bir eşik. Dubai bu konumu mühendislikle ve pazarlamayla topal aksak yürütmeye çalışan bir ucube; İstanbul'a ise coğrafya, tarih ve ticaret yolları bunu doğuştan verdi. İstanbul'un Dubai'ye özenmeye ihtiyacı yok; İstanbul’un sahibi olan bizlerin yapması gereken, İstanbul'un önündeki kilitleri açmak.
İstanbul’un Önündeki Kısıtlar
Peki Dubai neden öne geçti? Çünkü yatırımcıya üç şey vaat etti ve bunları sağladı: Mülkiyet güvenliği, hukuki öngörülebilirlik, düzenleyici netlik. Türkiye’nin karnesinde bu alanlarda kırıkları mevcut.
Hukuk ve adalet. World Justice Project'in 2025 Hukuk Üstünlüğü Endeksi'nde Türkiye 143 ülke arasında 118. sırada. Yürütme erkinin denetimi kategorisinde 136., temel haklar kategorisinde 134. sırada. Uluslararası Mülkiyet Hakları Endeksi'nde dünyada 93.; yargı bağımsızlığı alt skoru 1.18 ile neredeyse en düşük değer. İstanbul Finans Merkezi'nin vergi teşvikleri ne kadar cazip olursa olsun; yatırımcı teşvike değil, güvene yatırım yapar. Güven yitirildiğinde sermaye kalmaz; sermaye kalmadığında refah da kalmaz. Yabancı doğrudan yatırımın GSYH'ye oranının 2006'da yaklaşık %4'ten 2025'te yaklaşık %1'e çakılması bu güven erozyonunun kanıtıdır.
Vergi yükü ve rekabetçilik. Türkiye'de en üst gelir vergisi dilimi %40. Üzerine işverenin ödediği %20-23 sosyal güvenlik primi eklendiğinde üretken firmaların ve bireylerin sırtındaki efektif yük ezici boyutlara ulaşıyor. BAE'de gelir vergisi sıfır; kurumlar vergisi %9. Bu fark, nitelikli insan ve sermaye için çekim kuvvetini doğrudan belirliyor. Dahası, kayıt dışı ekonomi GSYH'nin %16,1'ini oluşturuyor ve devlete yılda 33 ila 44 milyar dolar vergi kaybı yaratıyor. Bu demektir ki vergi yükünü kayıtlı, dürüst girişimci taşırken kayıt dışı fiilen sübvanse ediliyor. Ahbap-çavuş kapitalizmi, rekabeti öldürüyor.
İktisadi öngörülemezlik ve bürokratik belirsizlik. 2023'te enflasyon ortalama %65'e ulaştı; Türk lirası aynı yıl dolar karşısında %37 değer kaybetti. 2023 ortasından bu yana normalleşme süreci devam ediyor ve olumlu adımlar atılıyor; ancak güven bir gecede tesis edilmiyor, yılların birikimi. Beş yıllık iş planı yapılamayan bir ülkeye uzun vadeli sermaye gelmez. Dubai'nin esas gücü sıfır vergi değil; yatırımcının on yıllık ufukla rahatlıkla hesap kitap yapabilmesi. Türkiye'nin bu öngörülebilirliği tesis etmesi, bağımsız para politikası ve mali disiplinle mümkün.
İktisadi öngörülemezliğin yanı sıra, kendi başımıza ördüğümüz ciddi belirsizliklerimiz var: Hantal ve yetersiz yargı, değişken düzenleyici çerçeve ve tutarsız politikalar, ihalelerde şeffaflık eksikliği. Tüm bu keyfilikler, sunulan teşvikin üzerinde kara bir gölge.
Bu dört kısıtın etkisini iki temel gösterge özetliyor. Birincisi beyin göçü: TÜİK verilerine göre bilgi ve iletişim teknolojileri mezunlarının %6,7'si, mühendislik mezunlarının %4,4'ü ülkeyi terk ediyor. 2018-2023 arasında yalnızca Avrupa'ya AB Mavi Kart ile göç eden nitelikli Türk sayısı 22.000'i aştı. Araştırmalar nüfusun %54,9'unun göç etmek istediğini gösteriyor. İkincisi yabancı sermaye kaçışı: Doğrudan Yabancı Yatırım/GSYH oranının 2006'da %4'ten bugün %1'e düşüşü. Bu iki gösterge hastalığın kendisi değil, belirtisi.
İstanbul'u Dubai ile kıyaslamak abestir. Yapay bir çöl şehrinin kısa vadeli başarısını kıstas almak, binlerce yıllık doğal bir metropolün potansiyelini hafife almaktır ve tarihsel bir cehalettir. Bu coğrafyada binlerce yıl hüküm süren Roma ve Türk imparatorluklarını ayakta tutan ne vergi muafiyetiydi ne pazarlama dehası; İstanbul'u İstanbul yapan adalet, düzen ve güven idi.
İstanbul’u yeniden Tuna’dan Fırat’a, İtil’den Nil’e hakim şehir kılmanın yolu basittir: Hukuku tesis et, vergiyi adil kıl, ekonomiyi rekabetçi tut, iktisadi disiplini sağla, bürokrasiyi küçült ve yalınlaştır.
Bunlar sağlandığında İstanbul'un doğal avantajlarının önünde duracak hiçbir şey kalmaz. Sermaye de gelir, insan da gelir, bölgesel önderlik de pekişir. Mesele İstanbul'u yapay bir merkez haline getirmek değil; Türkiye'nin hak ettiği kurumsal altyapıyı inşa etmektir. Bu gerçekleştiğinde, İstanbul zaten hak ettiği zirveye yeniden kavuşacaktır.