Ankara’da son dönemde yeni bir film vizyona girdi: "Devlet Aklı ve İttihatçılık."
Sahnenin bir tarafında, CHP eski Genel Başkan yardımcısı Bülent Kuşoğlu'nun T24 mülakatında dile getirdiği, üst bürokrasinin görünmez bir etkileşimle kurduğunu iddia ettiği o gizemli "devlet aklı" ve rejime karşı CHP'yi "son kale" olarak tutma gayreti duruyor. Sahnenin tam karşısında ise iktidar cephesinden "Devlet, yargı kararıyla CHP'yi koruma refleksi gösterdi, dış odakların makro projesine izin vermedi" sözleri yankılanıyor.
Birbiriyle zıtlaşmaktan güç alan, sabah akşam kutuplaşma değirmenine su taşıyan bu iki farklı cenahın, iş kendi dar grup çıkarlarını, kaybettikleri koltukları veya yargı eliyle yaptıkları siyasi mühendislikleri rasyonelleştirmeye geldiğinde aynı muğlak, mistik ve gizemli "Devlet" anlatısında buluşması tesadüf değildir. Karşımızda, yapısal bir krizin üstünü örtmek için tasarlanmış ortak bir dil ve yaklaşım var.
Bu topraklarda siyaset üretmekte, toplumsal rıza inşa etmekte ve geleceğe dair somut bir vizyon sunmakta zorlanan her klik, sıkıştığı an suçu ya da çözümü hemen arkasına diktiği devasa bir "milli beka" veya "derin devlet" dekoruna havale ediyor. Antik Roma tiyatrolarında oyunun sonunda içinden çıkılmaz düğümleri çözmek için sahneye yukarıdan indirilen yapay ilah mekanizması (Deus ex Machina) gibi, bizim siyasilerimiz ve devlet erkanımız da her çaresizlik anında sahneye yukarıdan bir "devlet aklı" indiriyor. Üstelik bu sözcük birbiriyle görünürde daima zıtlaşan iki cenahın da aynı anda sığınağına dönüştüyse, artık hiçbir şey ifade etmiyor demektir.
İki Cenahın Ortak Sığınağı
Peki, nedir bu iki cenahın üzerinde uzlaştığı sığ ezber?
İktidar perspektifi, yargı eliyle ana muhalefet partisinin iç işleyişine, tüzüğüne ve liderlik iradesine yapılan açık müdahaleleri "milli beka" ve "anti-emperyalizm" ambalajına sararak meşrulaştırmaya çalışıyor. Mesaj nettir: "Biz yapmadık, devlet kurucu partiyi korumak için refleks gösterdi." Eski CHP yönetimi ve klikleri ise, sandıkta veya meşru kurultay zemininde kaybettikleri gücü, tabanın iradesini rasyonel siyasetle geri alamayacaklarını bildikleri için, arkalarından dolandıkları mahkeme koridorlarına bir kutsiyet atfediyor: "Bürokrasi bizi son kale olarak görüyor, devlet aklı arkamızda."
Eğer bir ülkede mahkemeler siyasi partilerin iç mekanizmalarını "devlet aklı" adı altında tasarlıyor ve bu durum hem iktidar hem de muhalefet elitleri tarafından normalleştiriliyorsa; bu ülkede rasyonel bir devlet kapasitesinden değil, hukukun ve kuralların askıya alınmasından ve kurumların işlemediğinden bahsedilir. Kuralların etrafından dolaşıldığı, şeffaflığın yok olduğu bir dehlizde ise devlet aklı değil; ancak ve ancak zümrelerin, kliklerin ve kişilerin ilkel çıkar kavgaları barınabilir.
Bizans Tipi İç Çekişme
Üstelik bu Bizans tipi klik savaşlarını ambalajlamak için tarihsel kavramların hoyratça yağmalanması, cehaletin bir başka boyutudur. Bugün Ankara'da kulis koşturanların dillerine pelesenk ettikleri İttihatçılık ile bugünkü sığ siyasi mühendisliklerin uzaktan yakından alakası yoktur.
İttihat ve Terakki Cemiyeti kadroları, Osmanlı İmparatorluğu'nun o muazzam çöküş ve küresel kuşatma döneminde gizli bir cemiyet olarak yola çıkmışlardı; ancak devleti kurtarma iddiasını ortaya koydukları andan itibaren sokağı, meclisi, basını, cemiyetleri ve orduyu mobilize ederek aktif, dinamik, dönüştürücü ve son derece açık bir siyaset yürüttüler. Meşrutiyet'i ilan ettirerek kamusal alanı genişlettiler, meşruiyeti meclis kürsüsünde aradılar.
Bugün kendi kurultay delegesinin iradesinden kaçmak için mahkeme kapılarında butlan kararı kovalayanların ya da yargıyı muhalefeti bölmek için bir aparat olarak kullananların hiziplerini "İttihatçı ruh" veya "devlet aklı" diye pazarlaması, Türk milletini 19.yy sonu ile 20.yy başında dönüştürmüş devasa tarihsel aktörlerinin entelektüel ve eylemsel kalibresine hakarettir. Bugün Ankara'da yaşanan şey İttihatçılık değildir; kurumsal çöküşün doğurduğu bir siyasetsizlik ve basiretsizlik virüsüdür.
Bu virüsün tarihsel bir karşılığı vardır. Bizans, dış düşmana karşı değil, kendi içindeki teolojik ve hizipsel kavgalara enerji harcadığı için yıkıldı. Sınırlarında Türkler ilerlerken başkentinde din adamları meleklerin cinsiyetini tartışıyor, saray klikleri eş zamanlı olarak birbirini zehirliyordu. Bugün de Türkiye'nin önünde sanayisizleşme, beyin göçü, orta gelir tuzağı, enerji bağımlılığı, demografik tehdit gibi birçok yapısal sorun masada çözüm ve siyasi irade beklerken, siyasi elitin enerjisi mahkeme tutanaklarına, butlan davalarına ve parti içi tasfiyelere akmaktadır.
Cumhuriyet: Bir Tercih Değil, Zorunluluk
1923'te kurulan modern Cumhuriyet, gökten zembille inmediği gibi, Özgür Özel'in iddia ettiği gibi "Cumhuriyet öncesi üç akımın (Batıcılık, İslamcılık, Milliyetçilik) padişahlık çatısı altındaki yapay bir uzlaşma masası" da değildi. Cumhuriyet; Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında tecrübe ettiği tüm yönetim modellerinin, ideolojilerin ve ittifak arayışlarının dönemin tufanlı siyasi, iktisadi ve jeopolitik eleğinden süzülmüş olan rasyonel, ilerici, seküler ve kurumsal çıktıdır.
Meşrutiyet ve onun ardılı Cumhuriyet’e antitetik bir tine iye II. Abdülhamid dönemi, kendisi ile çelişir görünür biçimde bir kurumsal, altyapısal ve bürokratik modernleşmeye sahne olmuştur. Çelişir görünür dememizin nedeni, bu dönemde devlet kurumsal olarak modernleştirirken toplum ve yeni yetişen elitler siyasal birer özne olarak sistemin içine dahil edilmemiştir; İstibdat rejimi güvenlik ve şahsi (hanedanlık) çıkarların koruma kaygısıyla kamusal alanı ve siyaseti boğmuştur. Siyasetsiz bırakılan o modern kadrolar, zaman içinde kabına sığmamış ve patlamayı 1908'de Meşrutiyet ile yapmıştır.
Ardından gelen İttihatçı kadrolar, imparatorluğu kurtarmak için her tuşa adeta aynı anda bastılar. Önce Osmanlıcılık sürdürülmeye çalışıldı, Balkan Savaşları'nda çöktü. Ardından I. Dünya Savaşı'nda İslamcılık ve Hilafet kartı oynandı, Cihad-ı Ekber ilanına rağmen çöktü. Enver Paşa çizgisinde bir Turancılık denendi, Sarıkamış'ın ve Orta Asya dağlarının romantizminde trajik bir şekilde çöktü. Temelini küresel konjonktürün gerçekliklerinden almayan, sınırları belirsiz maceraların ne devleti ne de milleti kurtardığı deneyimlendi.
Nihayetinde Mütareke dönemi İstanbul'u ve Vahdettin iradesi, tahtı ve bekayı korumak adına içeride kendi halkıyla bağını koparıp meşruiyetini tamamen dış himayeye (İngiliz mandasına ve rızasına) yasladığında, iç meşruiyeti olmayan bir iktidar odağının yok olmaya mahkum olduğu tescillendi.
Üç Hataya Üç Yanıt
İşte Mustafa Kemal'in temellerini attığı Cumhuriyet, bu tarihsel enkazın ve başarısızlıklar muhasebesinin içinden süzülen katı bir realizmle doğdu. Enver Paşa'nın romantizmine karşı, ayakları yere basan rasyonel bir formül idi:
- Abdülhamid'in hatasına karşı; egemenliği şahıslara veya hanedana değil, Millete verdi. Siyasal katılımı ve iç meşruiyeti kalıcı kıldı.
- İttihatçıların hatasına karşı; sınırları belirsiz ideolojik maceraları reddetti, mümkün mertebe Misak-ı Milli sınırlarında çağdaş bir ulus-devlet inşa etti.
- Vahdettin'in hatasına karşı; dış güdümlü meşruiyet arayışlarını elinin tersiyle itti, “Tam Bağımsızlık” ilkesini devletin kalbine yerleştirdi.
En önemlisi, devletin beka işletim sistemini dinsel ve geleneksel meşruiyet zemininden (Hilafet ve Saltanat) tamamen arındırdı. Çünkü çöken imparatorlukta dini referansların kurumsal devleti kurtarmaya yetmediği acı bir şekilde yaşanmıştı. Egemenliğin kaynağını gökten yere, yani millet iradesine indirerek kurumsal devlete seküler ve rasyonel formunu verdi. Meşruiyeti saray odalarında ya da şahsi çıkar ilişkilerinin yönlendirdiği patronaj ağlarında değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açarak siyasetin tam merkezinde aradı.
Bugünün Bilançosu
Bugün Türkiye'nin yaşadığı trajedi, işte bu kurucu rasyonel aklın terk edilmesidir. Günümüz siyaseti rasyonel zeminden, sandıktan ve kurallardan çıkmış; güvenlikçi, istihbaratvari ve gizemli bir alana hapsedilmiştir.
Bülent Kuşoğlu'nun "Bürokrasi oturduğu koltuklar gereği bilgiye sahiptir, seçimlerde yüzde 1-2 manipülasyon yapabilir, devlet aklı budur" iması ise devlete veya bürokrasiye bir övgü değil; kurumsal çöküşün, kuralsızlığın ve liyakatsizliğin acı bir itirafıdır. Kurumsal ve modern bir devlette "akıl"; kurumların şeffaf, öngörülebilir ve anayasal sınırlar içinde çalışmasıyla ölçülür. Kuralların yerini kliklerin "reflekslerine" bıraktığı bir yapı, kabile tipi bir zümre yönetiminden fazlası değildir.
Mit ve Efsaneler Üreten Tezgah
Bu mistik söylemin sahnede kalmasını mümkün kılan tezgah ise salt kötü niyetli aktörler değildir; düzenin kendisidir. 40bin-50bin üst bürokratın her seçimde el değiştirebileceği, Meclis'in denetim araçlarının törpülendiği, bakanların Meclis'ten çıkmadığı, gensorunun ortadan kalktığı bir sistemde her seçim bu 40bin-50bin bürokrat için varoluşsal bir savaşa ve hayat-memat konusuna dönmektedir. Böyle bir yapı, kendisini koruyacak mistik bir "devlet aklı" söylemini patolojik olarak üretmek zorundadır. Mit ve efsaneler, neden değil; sonuçtur. Yürütmenin tek kişide konsolide edildiği, yasamanın bir tasdik mercii haline getirildiği bir sistemde siyasetin gizemli paravanlara sığınması beklenmedik değil; tam tersine kaçınılmazdır.
La Casta'nın Türk Sureti
Bu yapı sadece söylemi değil, bir parazit sınıfını da besler. Siyaset kamu, sandık ve kurultay zeminlerinden çıkarılıp mahkeme koridorlarına ve bürokratik koltuklara kaydırıldığında, kliklerin millet kaynakları üzerindeki tahakkümü kuralsız bir alana taşınır. Liyakatsizlik "tecrübe", adaletsizlik "refleks", ahbap-çavuşluk "iç cephe ittifakı", patronaj ağı ise "devletin sürekliliği" diye pazarlanır. Asgari ücretin yaklaşık on katına ulaşmış milletvekili maaşları, lojmanları, makam araçları, danışman kadroları ve yaşam boyu sağlık imkanları; bu yapının kendisini koruyabilmek için "devlet" kavramının bir paravan olarak iş görmesine muhtaç olduğunu açıkça gösteriyor. İtalyanların "La Casta" diye eleştirdiği parazit kasta benzer biçimde, Türkiye'de de bir milletin kanını çeke çeke devlet aygıtına yapışmış bir kast vardır. Demokrasi bittiği gün, vatandaşın temsil edildiğine duyduğu güvenin tükendiği gündür.
1923'ün Aklına Dönüş
Bugün Türkiye'de yeniden "güvenlikçi ancak kamusal alansız" siyaset modeli (İstibdat modeli), dahice bir devlet aklıymışçasına sunulmaktadır. Halbuki bu durum, milli bir utanç kaynağı olup altı oyulmuş kurumlarımız ile devletimizin içinde bulunduğu acizliğin bir tezahürüdür. Dönüp örnek almamız gereken tek yer, 1923'ün kurucu rasyonel aklıdır.
Cumhuriyet'in seküler, kurumsal ve millet egemenliğine dayalı yapısı siyasi elitlerin keyfine göre oynayabileceği bir "tercih" değil; bu toprakların yüzlerce yıllık acılardan damıtarak ürettiği tek hayatta kalma formülü, en büyük tarihsel zorunluluğu ve yegane sigortasıdır. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, kliklerin diline pelesenk olmuş gizemli "derin refleksler" değil; hukukun üstünlüğünü, şeffaf siyaseti ve kurumsal devlet kapasitesini yeniden ayağa kaldırmaktır.
Türk siyaseti ve kamusal alanı bir bataklığa düşmüştür. Charlie Kirk'in genç Amerikalılara "kurumlarınızın içine sızmış kastları sökün, anayasal kuralları geri getirin" çağrısı, yeni nesil çağdaş muhafazakar dünyanın ortak paydasıdır: Batı'da olduğu gibi bizde de; mahkemeler, üniversiteler, bürokrasi ve siyaset, kendini "devletin sürekliliği" diye pazarlayan dar bir kliğin ganimet ve yağma sahasına dönüşmüştür.
Ankara kulislerinde paslaşan "devlet aklı" söylemi, iktidar ve muhalefet kliklerinin koltuk kavgasını ambalajlayan ortak bir paravandan ibarettir. Türkiye'nin ihtiyacı gizemli "derin refleksler" değil; hukukun üstünlüğü, şeffaf siyaset ve 1923'ün kurucu rasyonel aklıdır. Bu kastı tasfiye edecek, devletin kurumlarını Türk milletine iade edecek ve bataklığı kurutacak olan, Cumhuriyet'in kurucu rasyoneline sadık ve liyakat sahibi genç Türk neslinin ta kendisidir.
Türk Modernleşmesi Üzerine Kısa Bir Kaynakça
Erik Jan Zürcher — Modernleşen Türkiye'nin Tarihi (İletişim). 1800'lerden bugüne Türk modernleşmesinin standart referans kitabı: https://www.amazon.com.tr/Modernle%C5%9Fen-T%C3%BCrkiyenin-Tarihi-G%C3%B6zden-Ge%C3%A7irilmi%C5%9F-Geni%C5%9Fletilmi%C5%9F/dp/9750525361
Feroz Ahmad — İttihat ve Terakki 1908-1914 (Kaynak Yayınları). İttihatçıların iktidar pratiğinin ve ideolojik savrulmalarının klasik analizi: https://www.amazon.com.tr/%C4%B0ttihat-Terakki-1908-1914-Feroz-Ahmad/dp/6057707346
Tarık Zafer Tunaya — Türkiye'de Siyasal Partiler Cilt 3: İttihat ve Terakki — Bir Çağın, Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi (Kronik Kitap). Tunaya'nın "Meşrutiyet, Cumhuriyetimizin siyaset laboratuvarıdır" tezinin kaynağı: https://www.amazon.com.tr/T%C3%BCrkiyede-Siyasal-Partiler-Cilt-Partinin/dp/6256228065
M. Şükrü Hanioğlu — Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük (İletişim). İttihatçıların gizli cemiyet evresinden meşrutiyet siyasetine geçişinin arşiv temelli incelemesi: https://iletisim.com.tr/kitap/osmanli-ittihad-ve-terakki-cemiyeti-ve-jon-turkluk/7161
Şerif Mardin — Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908 (İletişim, Bütün Eserleri 1). İttihatçı kuşağın siyasal radikalleşmesinin klasik analizi: https://www.amazon.com.tr/J%C3%B6n-T%C3%BCrklerin-Siyasi-Fikirleri-1895-1908/dp/9754700230