16 Ocak 2026'da Şam'da yayınlanan 13 sayılı cumhurbaşkanlığı kararnamesi, yeni Suriye'nin nasıl bir devlete dönüşeceğine ilişkin somut veriler içermektedir. Kararnamede, Suriye topraklarında yaklaşık bin yıldır var olan ve Suriye nüfusunun yaklaşık 5%'ini oluşturan Türkmenler için Türkçe'nin eğitim dili olarak tanınması, Türkmen bölgelerine anayasal güvence sağlanması, Türkmenlerin kültürel kurumlaşmasına ilişkin yasal zemin sağlanması, vb. gibi haklar bulunmamaktadır. Yeni Suriye, kendisini "hak alanlar" ve "hak alamayanlar" üzerinden yeniden inşa ederken Türkmenler "hak alamayanlar" tarafında kalarak unutulmuştur.
Bu unutuşun nedeni teknik değildir. Bir paradigma sorunudur; Türkiye'nin ilkeleri tanımlanmış kurumsal bir Ortadoğu Türkmen Doktrini'ne sahip olmayışının bir sonucudur.
Yanlış Paradigmanın İflası
Soğuk Savaş sonrası küresel düzeni şekillendiren liberal-küreselci akıl, ulus-devlet gerçekliğini aşındırmayı kendine şiar edindi. "Kurallar-bazlı uluslararası düzen", "azınlık hakları söylemi", "demokrasi ihracı" bu çerçevenin araçlarıydı. Bu paradigmanın içinde Türkmen meselesi görünmez kaldı; nitekim onu görmek, ulus-devlet milliyetçiliğinin meşruiyetini tasdik etmek demekti. Suriye ve Irak Türkmenleri'nin kendi ulusal haklarını tayin etme hakları, "azınlık hakları" kategorisinde romantik ve hümanist bir çerçeve içine indirgendi.
Her ne kadar bugün ardıllarının yankıları sürse de, liberal-küreselci aklın gücünü yitirmesiyle çağ döndü. Amerikan seçmeninin yön değiştirmesi, Avrupa'da popülist-milliyetçi hattın yükselişi, Brexit, ulus-devlet ve cumhuriyet üzerine yeniden inşa edilmiş bir siyasi felsefenin ana akım olmaya başlaması gibi örnekler, liberal-küreselci paradigmanın iflasının somut göstergeleridir. Yeni hakim anlayışın beliti nettir: Millet, sınırların tanımladığı bir topluluk değildir; ortak kader, ortak tarih, ortak kültür ile organik bir bütündür. Ulus-devletin coğrafi haritasının bu bütünü tamamen kapsamaması, o bütünü bozmaz.
Bu çerçevede Türkmen meselesi yeniden ele alınmalıdır. Suriye-Irak Türkmenleri ne "azınlık"tır, ne de "diaspora". Türk milletinin cumhuriyetinin sınırlarının dışında kalmış ancak tarihsel ve ekinsel birer organik uzantılarıdır.
Bir Coğrafyanın Hafızası
Türklerin bu havzaya gelişi, Anadolu'ya gelişlerinden öncedir. 9.yy'da Tolunoğulları, 10.yy'da İhşidiler, Mısır ve Suriye'de kurulmuş Türk devletleridir. Karahanlı kolundan Hanoğlu Harun, 1065'te Halep'i ele geçirmiştir. Selçuklu Tuğrul Bey 1055'te Bağdat'a girdiğinde, 1918'e değin uzanacak 863 yıllık kesintisiz Türk hakimiyeti başlamıştır.
Bu kesintisiz dokuz yüzyıl boyunca havzanın siyasi ve hukuki düzeninin omurgası Türk'tü. 11.-12.yy'da Selçuklu Türkmenleri Antakya'dan Halep'e, Lazkiye'den Trablusşam'a, Asi Vadisi boyunca Hama-Humus-Şam hattına yerleşti. Zengi ve Beytekinli Atabeylikleri, Türkmen siyasal birliklerini bölge ölçeğinde tesis etti. Aksungur'un oğlu İmâdeddin Zengi'nin Halep ve Kuzey Irak'ta tesis ettiği düzen, Haçlı tehdidini durduran asıl güç oldu. Memluk Kıpçak Türkleri 1260'ta Moğol istilasını Ayn Calut'ta kırdı; ardından gelen iki buçuk yüzyıl, Mısır-Suriye-Hicaz hattında Türk yönetimini berkitti. 1516'da I. Selim'in Mercidabık zaferiyle bölge Osmanlı İmparatorluğu'na geçti ve 1918'e değin 402 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nun doğal bir parçası olarak kaldı.
Türkmenler bu düzenin "azınlığı" değil, kurucu unsuruydu. Halep, Humus, Hama'da askeri aristokrasi olarak; Telafer, Kerkük, Erbil, Musul'da ticaretin ve kentsel hayatın omurgası olarak; Bayırbucak'ta ise sınır boylarının muhafızı olarak Hac yolunun güvenlik ağında, vakıf ve eğitim kurumlarında, ulemanın saflarında. Humus'ta hala söylenen "kim 'ben Türkmen değilim' derse, aslında o Humuslu değildir" atasözü bir abartı değildir; demografik açıdan bugüne bir anımsatmadır.
Türklerin Birbirinden Koparılması
Sykes-Picot Antlaşması bu bin yıllık dokuya cetvelle vurulan bir balta oldu. Anlaşma ne coğrafyayı, ne demografiyi, ne tarihsel mülki taksimatı dikkate aldı; iki sömürgeci gücün masada paylaşılan harita üzerinden çizdiği bir paylaşım belgesiydi. Türkmenler, anavatanları ile siyasi bağı koparılmış bir azınlık konumuna bir gecede itildi.
Cumhuriyet'in kurucu aklı bu kopuşu hemen fark etti. 1923 Lozan görüşmelerinde İngiliz heyeti Irak Türklerini bilinçli olarak "Türkmenler" diye anarken, İsmet Paşa İngiliz kuramını yalın bir tespitle çürüttü: Türkmen ile Türk eş anlamlıydı; Türkiye Türkleri de bu manada Anadolu'da bulunan Türkmenlerdi. Bu sözcük tartışması değildi; ana coğrafyasından koparılan bir halkın aynı zamanda Türklük dünyasından da ayrıştırılmaya çalışılmasına karşı kurucu bir yanıttı. 1959'dan sonra Irak yönetiminin "Türkmen" adlandırmasını resmi politika haline getirmesi, aynı niyetin bürokratik sürdürümüydü: Anadolu ile kan ve kültür bağını dilsel olarak da silmek.
Cumhuriyet aklı meseleyi gördü; ne var ki bu gördüğüne yüz yıl boyunca yeterli kurumsal yanıtı veremedi. Lozan'da İsmet Paşa'nın sözlü olarak çürüttüğü İngiliz kuramı, Suriye-Irak topraklarında adım adım hayata geçirildi. Türklerin anavatandan kopuşunun ardından gelen yüz yıl, bu kopuşun bedellerinin yazıldığı bir süreç oldu.
"Türk Barışı"nın Bitmesi ile Gelen Yıkım
Bu havzayı yöneten siyasi-hukuki düzenin omurgası Türktü ve o omurga çekildiğinde havza dağıldı. Selçuklu'dan Osmanlı'ya uzanan yaklaşık 900 yıllık dönem, Suriye-Irak havzasının tarihinde istikrarın en uzun sürdüğü aralıktır. Türklerin kurduğu düzenin ve barışın ardından gelen yüz yıl ise kesintisiz savaş, darbe ve yıkım dönemidir.
Suriye'nin yüzyıllık özeti: 1920 Fransız mandası, 1946 bağımsızlık, 1949-1970 arasında altı askeri darbe, 1958 Birleşik Arap Cumhuriyeti macerası, 1963 Baas iktidarı, Hafız Esad'ın 1970 darbesi ve sonrasındaki kırk yıllık tek parti otokrasisi, 1982 Hama katliamı, 2011 iç savaşı, IŞİD'in yayılması, YPG/SDG kontrol bölgeleri, Rus müdahalesi, İran vekalet ağı, 2024 Esad'ın düşüşü, halen kararsız geçiş dönemi.
Irak'ın bilançosu da bir o kadar ağırdır. 1932 İngiliz mandasının sona ermesi, 1958 Bağdat darbesi ve Faysal hanedanın katli, ardından birbirini izleyen darbeler, 1968 Baas darbesi, Saddam'ın yükselişi, 1980-88 İran-Irak Savaşı (yarım milyondan fazla ölü), 1990-91 Birinci Körfez Savaşı, 1991-2003 yaptırımlar dönemi (UNICEF tahminlerine göre yarım milyon çocuk ölümü), 2003 ABD işgali, mezhep iç savaşı, IŞİD'in 2014'te Musul'u alıp halifelik ilan etmesi.
Türkmenler bu yüzyılın her sayfasında mağdur edilen ve yalnız bırakılanlar olarak yer aldılar. 14 Temmuz 1959'da Kerkük'te Irak Cumhuriyeti'nin birinci yılı kutlamaları sırasında Türkmen kalabalığa ateş açıldı; günlerce süren işkenceler ve infazlar yaşandı. O katliamın perde arkasında Kürdistan Demokrat Partisi'nin o dönemki lideri Molla Mustafa Barzani'nin rol oynadığı söylenir. Saddam yönetiminde, Türkmen lider kadrosu 16 Ocak 1980'de idam edildi. Baas dönemi boyunca Türkmen aydını tutuklandı, güneye sürüldü; köy ve kasabaların Türkçe adları Arapça adlarla değiştirildi; binlerce hektar arazi gasp edildi ve güneyden getirilen Araplara dağıtıldı; kamu dairelerinde ve camilerde Türkçe yasaklandı. 1991 Körfez Savaşı sonrası halk ayaklanmaları sırasında Irak ordusu Kerkük yakınlarındaki Altunköprü kasabasında 102 Türkmen'i kurşuna dizdi.
Bin yıl boyunca Anadolu'dan Hicaz'a uzanan bütüncül bir Türk düzeni ve barışı içinde yaşamış bir havza, bu düzenden koparıldıktan sonra ne kapsayıcı bir Arap milli kimliği, ne sürdürülebilir bir parlamenter demokrasi, ne istikrarlı bir otokrasi, ne de işleyen bir federalizm üretebildi. Şiiler ile Sünniler, Kürtler ile Araplar, Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki dengeyi yaklaşık 900 yıl sağlamayı başarmış Türk yönetiminin ardından gelen Sykes-Picot dayatması dengeleri korumak yerine yapay biçimde kilitleyerek Ortadoğu'daki savaş, kıyım ve nizamsızlığı patolojik bir hale getirmiştir.
Bu, Türklerin medeniyet olarak üstünlüğü iddiası değildir. Bin yıl boyunca bu havzanın iç çeşitliliğini bir arada tutan, etnik ve mezhepsel grupları kurumsal bir çerçeveye oturtan, kapsayıcı bir hukuki-siyasi düzen tesis edebilen ana siyasi gücün Türkler olduğunun görgül tespitidir. Havzada bir Türk yönetim boşluğu vardır; bu boşluk yüz yıldır kanla, kıtlıkla, sürgünle dolmaktadır.
Kaçırılan Fırsatlar ve Edilgenliğin Faturası
Türkmenler kuşkusuz Türkiye'nin ve Türk milletinin doğal uzantısıdır ve ayrılmaz parçasıdır. Buna rağmen son otuz yılda bölgedeki dönüşümlerde "Türkiye neden daha fazla sahip çıkmadı?" sorusu hep gündemde kalmıştır.
1990'ların sonu ile 2000'lerin başı Irak Türkmenleri için tarihsel bir eşikti. Saddam zayıflarken, Kuzey Irak fiilen bir özerkleşme süreci içindeyken; Barzani henüz örgütsel olarak kırılgan, Talabani siyaseten dağınıktı. Türkmenler Musul-Kerkük hattında güçlü bir sosyolojik ve demografik ağırlığa sahipti. Uluslararası toplum Türkmen meselesine bütünüyle kapalı değildi; aksine birçok aktör Türkmen varlığını yükselen Kürt yapılanmasına karşı doğal bir dengeleyici unsur olarak değerlendiriyordu.
Ankara'nın elinde bu dönemde güçlü bir kart vardı. Ancak bu kart çeşitli nedenlerden ötürü oynanmadı: İç politik kaygılar, diplomatik çekingenlik, "Irak parçalanıyor görüntüsünden kaçınma" refleksi, bu tarihsel fırsatın kullanılmasını engelledi. Türkmenlerin bölgesel bir statü kazanma şansı kullanılamadı.
Türkiye'nin 1991 Körfez Savaşı'nda Kuzey Irak'a bizzat girmemesi, ve 1 Mart 2003'te TBMM'nin ABD ile birlikte Irak'a girmeyi öngören tezkereyi reddederek Türkiye'nin sahaya yerleşmemesi, tarihsel hatalar olmuştur. Türkiye'nin bu tarihi fırsatı değerlendirmemesinden doğan boşluğu önce Barzani peşmergesi, sonra ABD koalisyonu, en sonunda da PKK ve uzantıları doldurdu.
Faturayı ABD doğrudan Türkmenlere kesti. Tezkerenin reddinin hemen ardından kurulan 25 üyelik Geçici Koalisyon Yönetimi'ne yalnızca bir Türkmen alındı. 29 Temmuz 2003'te oluşturulan 9 kişilik Başkanlık Konseyi'ne ise hiç Türkmen alınmadı. Bu, yalnızca bir sayı ve temsil meselesi değildi; Türkmenler'in yeni Irak'ın temelini atan anayasal süreçten dışlanması demekti. 30 Ocak 2005 seçimleri öncesi Türkmen bölgelerine yapılan Kürt göçüne ABD açıkça göz yumdu; seçim hilelerine seyirci kaldı. 15 Ekim 2005 anayasa referandumunda Türkmenler'in temsil sayısı yetersiz kaldığı için hayır oyları bir karşılık üretemedi. Bin yıllık Türkmen varlığı, göz göre göre silinmeye yüz tuttu.
Kerkük'ün Oynanılan Demografisi
2003 işgali ve sonrasında Barzani güçlerinin Kerkük'e girişi, Türkmen tarihinde derin bir kırılmadır. İşgal öncesi Kürt askerlerinin Türkmen bölgelerine girmeme anlaşmasına uymayan peşmerge, kente kendi birliklerini soktu ve devlet dairelerini ele geçirdi. Bir hafta içinde yüz binlerce Kürt aile bölgeye taşındı; kent çevresinde hızla yeni mahalleler kuruldu. Tapu ve nüfus daireleri yağmalandı, mahkeme dosyaları imha edildi, şehirde Türk varlığını kanıtlayan arşivler yok edildi. Yüzyılların mülkiyet hafızası birkaç gün içinde yok edildi. Saddam'ın yıllarca süren Araplaştırma politikasının üzerine, 2003 sonrası bir Kürtleştirme dalgası geldi. Türkmen demografisi iki yönlü bir kıskaç altında aşındırıldı.
Türkiye o dönemde içeride siyasi geçiş yaşıyordu, dış politika öncelikleri dağılmış durumdaydı. Tezkere reddi sonrası sahada zaten yer almıyordu. Türkmenlerin yalnızlaşması o anki kapasitenin ve uluslararası baskının kesiştiği noktada ortaya çıkan bir sonuçtu. Bugün Kerkük'te yaşanan her bir gerilimin müsebbibi, o günlerde atılamayan adımlardır.
2003 sonrası Ankara'nın Türkmen politikası bir başka örtük dönüşüm de geçirdi: "Türkmenleri koruma" ekseninden "Irak halkları arasında eşitlik" eksenine kaydırıldı. Söylemde adil görünen bu dönüşüm uygulamada Türkmenler aleyhine bozuldu. Eşitlik için sayılan herkes eşit muamele görmedi; en kazançlı çıkan, sahada güçlü sponsorları olan Kürt yapılanması oldu. Tezkere reddiyle başlayan boşluk, "eşitlikçi" söylemle perdelendi ve fiilen Türkmen ağırlığının daha da aşınmasına neden oldu.
Yeni Bir Fırsat Penceresi
Demografik mühendisliğe rağmen, Türkmen siyasi varlığı tamamen söndürülemedi. Kasım 2025 Irak genel seçimlerinde Erşad Salihi liderliğindeki Birleşik Irak Türkmen Cephesi listesi Kerkük'te 66 binin üzerinde oy aldı, Türkmen Kurtuluş İttifakı 33 bin oy ile iki vekil çıkarmayı başardı. 2021'e göre yaklaşık 29 bin kadar bir oy artışı söz konusu. Salihi 23.802 oyla birinci geldi.
Asıl çarpıcı somut adım ise 2026'da geldi: Birleşik Irak Türkmen Cephesi'nin yeni başkanı Mehmet Selman Ağa, 102 yıl aradan sonra Kerkük'e atanan ilk Türkmen vali oldu. Yüz yıldır süren bir kuşatma altında, Türkmen siyasi temsilinin kente vali çıkarabilmesi son fırsatların halen olduğunun delilidir. Doğru bir doktrin ile bu somut zemin tahkim edilebilir.
Süren Baskı ve Türkmenler'in Durumu
Baskı yeni değildir ve sürmektedir. Mart 2023'te Irak Başbakanlığı, Kerkük'te resmi yazışmalarda Türkçe'nin kullanılmamasına ilişkin bir karar almıştır. Gelen tepkilerle hızla geri çekildi, ancak niyet ortadadır. Baas döneminden devralınan asimilasyon refleksleri kurumsal olarak halen canlı. Türkmen siyasi temsilcilerine yönelik suikastlar sürmektedir; 2018'de Alaaddin Salihi ve Ali Elamas, 2023'te Ahmet Tahir İsmail gibi figürler arabalarına yerleştirilen bombalarla katledilmiştir.
Suriye Türkmenleri: Türkçesini koruyan nüfus 1,5 milyon civarında; Araplaşmış ya da dilini yitirmiş Türkmenlerle birlikte 3-3,5 milyona kadar çıkar. Savaş öncesi yerleşim haritalarına göre; Halep 975 bin, Humus 835 bin, Şam 460 bin, Lazkiye 385 bin (Bayırbucak hattı), Hama 350 bin, Rakka 120 bin, Dera 75 bin, Tartus ve Kuneytra 100 bin, İdlib 25 bin, diğer bölgelerde 175 bin. 1914 tarihli "Public Records Office" belgelerine göre Halep çevresinde nüfusun yaklaşık %40'ı Türkmen idi.
Suriye'de yaşanan iç savaş bu nüfusu paramparça etmiştir. Bayırbucak Türkmenleri Lazkiye-Hatay sınırından bölge boyunca yerlerinden edilmiş, Halep Türkmenleri bir kısmı IŞİD, bir kısmı Esad rejimi, bir kısmı YPG ilerleyişi altında bölgeden sürülmüştür. Suriye Türkmen Meclisi 2013'te kurulmuştur; ancak bugün kurumsal olarak yetersiz kalmaktadır. Aşiret çekişmeleri ve dar grup çıkarları yüzünden geçiş hükümeti ile sistemli koordinasyon kuramamıştır; anayasa sürecinde Türkmenler'in çıkarlarını etkin biçimde savunamamıştır. 13 sayılı kararnamenin Türkmenleri atlamasının nedenlerinden biri de budur.
Suriye ve Irak'ta yaşayan Türkmenler'in tablosu özetle şudur: Toplam 5-6 milyon civarında bir nüfus; sandıkta görünürlüğünü artırma kapasitesine sahip ve nadir de olsa somut başarı çıkarabilen, ancak masada ağırlığı zayıf; demografik aşınma altında, ancak bin yıllık köklere sahip; örgütsel olarak kırılgan, ancak duyguda diri. Bu tabloyu her iki ülkede de Türkiye, Türkmenleri koruyacak anayasal güvenceye ve kalıcı kurumsallaşmaya çevirmelidir; aksi halde bin yıldır Ortadoğu'yu derlemiş ve toparlamış geniş Türk milleti, Ortadoğu'dan silinmekle karşı karşıya kalacaktır.
Bir sonraki yazımızda, Türkiye'nin kurması ve uygulamasını tasavvur ettiğimiz Ortadoğu Türkmen Doktrini'nin felsefi omurgasını sekiz ana başlıkta ele alacağız.