İçeriğe geç

Suriye ve Irak Türkmenleri Üzerine Notlar - II

Türkiye'nin Ortadoğu'da kalıcı bir düzen-koruyucu ve düzen-kurucu olması için ilkeleri oturmuş kurumsal bir doktrine ihtiyacı vardır.

Suriye ve Irak Türkmenleri Üzerine Notlar - II
Yayımlandı:

Önceki yazımızda tanıyı ortaya koymaya çalıştık: Bölgede bin yıllık bir Türk varlığı; çekildiğimiz toprakların tam yüz yıl boyunca kanla ve yıkımla dolduğunun görgül gerçeği; 1990'ların sonu ile 2003 arasında kaçırılan tarihsel dönüm noktaları ve Körfez Savaşı'nda olduğu kadar 2003 tezkere reddi ile zirve yapan edilgenliğimizin faturası; Kerkük'te Türkler aleyhine bozulan demografik yapı; ve bu tablonun ortasında 102 yıl sonra Kerkük'e atanan ilk Türkmen vali Mehmet Selman Ağa örneğinde somutlaşan fırsat penceresi. Bu yazıda ise kurumsal bir Ortadoğu Türkmen Doktrini üzerine önerilerimiz sunacağız.

Değişen Dünya Düzeninin Sunduğu Fırsat Penceresi

Soğuk Savaş'ın bitmesi ile birlikte ABD, tek başına biçimlendirdiği bir küresel düzeni inşa etmeye girişti; ne var ki geride bıraktığımız çeyrek yüzyıl, bu düzenin nizam üretemediğini açıkça gösterdi. Yugoslavya'nın parçalanması, Irak'ın işgali ve devamındaki yıkım, Libya'nın çöküşü, Suriye'deki on yıllık enkaz, Afganistan'dan apar topar çekiliş, Sahra-altı Afrika'da içsavaş ve niceleri göz önüne alındığında, tekkutuplu düzenin daha en başından işlemediği açıkça gözlemlenmektedir. Bugün küresel düzeyde herkesin ortak tespiti şudur: 1990 sonrası modelin sonuna gelinmiş, eski paradigma artık nizam değil ancak istikrarsızlık üretmektedir.

Vaşington'daki ana akım stratejik çevrelerin gündemi artık Çin ile yaşanacak büyük yüzleşmeye odaklanmış durumdadır. Bu öncelik kaymasının doğal sonucu, ABD'nin Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya gibi havzalarda artık tek başına nizam-sırtlama isteğinin kalmaması olmuştur. Vaşington bu havzalarda kendisine ortak aramaktadır; bölgenin düzenini doğal aktörleriyle birlikte tahkim edecek bölgesel düzen-kurucu yapılara ihtiyacı vardır. Ortadoğu'da bu rolün ancak Türkiye tarafından üstlenilebileceği, hem tarihsel hem de güncel kapasite ölçütleriyle aşikardır. Bin yıl boyunca bu havzayı bir arada tutan "Türk Barışı"nın yeniden hatırlatılması, küresel oyunculara somut biçimde kanıtlanması gereken bir kuramdır; ne ki son on yılda Karabağ'da, Libya'da, Suriye'nin kuzeyinde ve Türkmen havzasında Türkiye'nin sahaya koyduğu kapasite, bu tezin temelsiz olmadığını fiilen göstermiştir. Türkiye'nin önündeki iş, bu kapasiteyi tepkisel ve dağınık saha hamlelerinden çıkarıp ilkeleri tanımlanmış, sürdürülebilir bir düzen-kurucu çerçeveye taşımaktır.

Bölgesel aktörlerin teker teker pozisyon kaybetmesiyle Türkiye'nin düzen-kurucu olarak önemi artık küresel oyuncular tarafından da giderek yadsınamaz hale gelmektedir. İran'ın yıllar içinde Lübnan'dan Suriye'ye, Yemen'den Irak'a ördüğü vekalet ağı dağılmış; askeri kapasitesi 2025 sonrası gelişmelerle esaslı biçimde aşınmış durumdadır. Rusya, Suriye'deki üslerini yeni Şam yönetimine bırakmış; Şara, Londra'da bu iki üssün Suriye milli ordusunun eğitim tesislerine dönüştürüleceğini ilan etmiştir. Bir zamanlar 21 askeri üs ile 93 karakola hükmeden Moskova, Ortadoğu'daki sert güç ayağını fiilen çekmek durumunda kalmıştır. İsrail, sahada öne çıkmaya çalışmakta; ancak her hamlesinde bölgede ve küreselde meşruiyet kaybı yaşamaktadır. Sürdürülebilir bir bölgesel düzen-kurucu olamayacağı gün gibi ortadadır. Arap dünyası ise kendi iç sorunlarıyla uğraşırken bölgesel inisiyatif üstlenecek halde değildir; böyle bir siyasi iradeleri de devlet kapasiteleri de yoktur, hiç olmamıştır. Bu manzarada bölgenin doğal ve tarihsel düzen-kurucusu olarak ortada tek bir aktör kalmaktadır: Türkiye.

Aynı sürecin felsefi zemini de küresel ölçekte değişmektedir. ABD ve Avrupa'da yükselen yeni nesil siyasi düşünce, ulus-devletin meşruiyetini, gücün kudretini ("Might makes it right") ve güçlü milletlerin kendi düzenlerini kurma hakkını ön plana çıkaran bir çerçeve sunmaktadır. "Kurallar-bazlı uluslararası düzen" söyleminin altındaki liberal-küreselci akıl gücünü yitirirken, her milletin kendi tarihi, kültürü ve coğrafyası ile organik bir bütün oluşturduğu, sınırların ötesindeki halkların bu bütünün doğal uzantısı sayıldığı bir tasavvur ana akım olmaya başlamıştır. Bu paradigma kayması, Türkiye'nin Suriye-Irak Türkmenleri'ne ilişkin tutumunu artık "azınlık hakları" çerçevesinin dar koridorunda savunmak zorunda olmadığı bir ortam yaratmaktadır. Türkmenler artık, küresel düzlemde de kabul gören bir dille, Türk milletinin sınırlar dışında kalmış organik bir uzantısı olarak ele alınabilir. Daha da önemlisi, Türkiye'nin Ortadoğu'da düzen-kurucu ve düzen-koruyucu olarak konumlanması, küresel mahfillerce artık geçmişte olduğu gibi "yeniden Osmanlıcılık" diye yaftalanabilecek bir çıkış değil; tersine, çağın gerektirdiği bölgesel sorumluluk üstlenimi olarak okunabilecek bir konumdur. Özellikle Batı'nın Doğu kanadının güvenliği için Türkiye'nin güçlü olması şarttır ve Batı'nın da lehinedir; aksi halde Batı, kendi Doğu kanadını savunabilecek bir konumda ve güçte değildir.

Tüm bu süreçler bir arada değerlendirildiğinde görünen vaziyet; küresel düzeyde tekkutuplu paradigmanın çöktüğü, ABD'nin bölgede kendisine ortak aradığı, klasik bölgesel rakiplerin pozisyon ve güç kaybettiği, küresel entelektüel zeminin Türkiye'nin burada tasavvur ettiğimiz yeni tutumunu olağanlaştıran bir noktaya kaydığıdır. Türkiye'nin elindeki bin yıllık coğrafi ve tarihsel meşruiyet, ilk kez bu denli geniş bir pencerede harekete geçirilebilir durumdadır. Sorun, fırsatın varlığı değildir; bu fırsatı ilkeleri net biçimde tanımlanmış kurumsal bir doktrin ile değerlendirebilme iradesinin doğru ve zamanında ortaya konup konmamasında yatmaktadır.

Bölgesel Destek Asimetrisi Suriye ve Irak'ta iki milletin kıyası: Kimin arkasında kim duruyor? KÜRT YAPILANMASI 🇺🇸 Amerika Birleşik Devletleri Suriye'de YPG'yi sahanın kara gücü ilan etti 🇮🇷 İran Irak Kürtleriyle taktik düzeyde işbirliği 🇷🇺 Rusya Suriye'de Kürt kartını Türkiye karşısında işletti 🇪🇺 Avrupa Birliği Diaspora kanalları üzerinden iletişim ve destek alanı 🇮🇱 İsrail Bölgesel ortak olarak değerlendirme TÜRKMENLER 🇹🇷 Türkiye Cumhuriyeti Çoğunlukla dağınık, aralıklı ve tepkisel destek başka uluslararası destek yok Sonuç: Asimetri yapısaldır. Doktrinsiz çabalar dağınık, geçici ve etkisiz kalır.

Doktrinin Felsefi Omurgası

Türkiye'nin tepkisel hareketler ile değil; ilkeleri net biçimde tanımlanmış kurumsal ve milli bir Ortadoğu Türkmen Doktrini ile hareket etmesi gerekmektedir. Gözetilecek milli çıkarlar yalnızca Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarının değil, ülkemiz sınırları dışında kalan Türklerin de çıkarlarını doğal olarak gözetecektir.

Bu doktrin salt Türklere mahsus bir kazanç projesi değildir. Tersine, bin yıl boyunca bu havzanın etkin medeniyet kurucusu olmuş bir milletin yeniden faaliyete geçmesi, bölgede yaşayan her bir ferdin yararınadır. Çünkü tarih bize tek bir şeyi söylemektedir: "Türk Barışı" süresince, Ortadoğu coğrafyasında Sünni, Şii, Hıristiyan, Kürt, Arap, Türkmen, Süryani nispeten huzur içinde yaşamıştır. Türk'ün çekildiği son yüz yılda ise bölgedeki tüm toplumlar refahlarından olmuş, her açıdan geri ve mahrum kalmışlardır.

Bir Ortadoğu Türkmen Doktrini, Türkiye'nin bölgede ortak iyilik üretici bir aktör olarak yeniden masaya gelmesinin başlangıç noktasıdır. Doktrin, Türkmenleri eşit ve onurlu vatandaşlar olarak tanıyan bir Suriye ve bir Irak tasavvur eder; ancak Türkmenleri bahane ederek Suriye'yi ya da Irak'ı bölmeyi içermez. Aksine, Suriye ve Irak'ın bütünsel birer devlet olarak var kalabilmelerinin yolu Türkmenlerin devlette etkin olmasından geçmektedir; nitekim tarih ve son bin yıl bunu kanıtlamıştır. Bölge yeniden bir nizam bulacaksa, bu nizamı yüzyıllar boyu kurmuş milletin düzen-kurucu unsur olması, bölgedeki herkesin yararına olacaktır.

Doktrinin Sekiz Sütunu

Doktrinin somut mimarisi şu sekiz sütun üzerinde yükselir.

Sekiz Sütunda Ortadoğu Türkmen Doktrini TÜRKİYE İÇİN ORTADOĞU TÜRKMEN DOKTRİNİ ORTAK İYİLİK ÜRETİCİ AKTÖR TÜRKİYE · BÖLGESEL NİZAM 1 Eğitim Türkçe eğitim altyapısı Kamu-özel ortaklığı 2 Anayasal Tanınma Türkçe ulusal dil statüsü Bölge güvencesi 3 Yerel Yönetim Dönüşümlü valilik formülü Kerkük modeli 4 Askeri Tahkimat Türkmen tugaylar entegrasyonu Güvenlik mimarisi 5 Mülkiyet Hakları Kerkük tapuları geri kazanımı 6 İktisadi Bağ Ovaköy Kapısı Kalkınma Yolu 7 Medya & Sivil Toplum TRT Avaz STK desteği 8 Vatandaşlık Köprüleri Mavi kart yolu Liyakat ölçütü Ters vatandaşlık Doktrin, sekiz sütunun koordineli olarak işlediği bir bütündür. Tek ya da birkaç sütunun yeterli olmayacaktır.

Birincisi, eğitimdir. Suriye-Irak hattında Türkmen bölgelerinde sistemli ve sürdürülebilir bir Türkçe eğitim altyapısı kurulmalıdır. Bu, Cumhuriyet ilke ve ülkülerine dayanan, devletin kurumsal şemsiyesi altında ancak özel sektörün, üniversitelerin ve sivil toplumun yapıcı katılımıyla işleyen bir kamu-özel ortaklığı modeliyle yürütülmelidir. Cumhuriyet'in kurucu değerleri (seküler, akılcı, bilimsel ve Türk kültür kökünü berkiten bir pedagoji) bu eğitim altyapısının harcı olmalıdır. Türk üniversitelerinde Türkmen kontenjanları kurumsallaştırılmalı; Mart 2026'da Türkiye ile Suriye geçiş hükümeti arasında imzalanan eğitim işbirliği mutabakatının uygulaması Türkmen bölgelerinde önceliklendirilmelidir.

İkincisi, anayasal tanınmadır. Suriye'nin yeni anayasa sürecinde Türkçe'nin tanınmış hatta ulusal dil, Türkmen bölgelerinin kültürel-anayasal güvence kapsamında, Türkmen siyasi temsilinin parlamento düzeyinde standart başlık haline getirilmesi Ankara'nın Şam ile görüşmelerinde birincil gündem maddesi olmalıdır. 16 Ocak 2026 tarihli 13 sayılı kararname Kürtler için ne ölçekte bir tanıma getirdiyse, en az aynı ölçekte bir düzenleme Türkmenler için de yapılmalıdır. Bu taraflı bir talep değil, eşitlik talebidir; üstelik yeni Suriye'nin meşruiyetini ve Türkiye ile bağlarını güçlendirecektir.

Üçüncüsü, yerel yönetimdir. Suriye'de Türkmenlerin yoğun yaşadığı bölgelerde Türkmenlerin kurucu unsur olduğu yerel yönetim mimarisi tahkim edilmelidir. Irak'ta ise Kerkük'te 2026'da gerçekleşen vali atamasının münferit bir sonuç olarak kalmaması, durumun kurumsal bir norma dönüştürülmesi gerekir. Salihi'nin yıllardır önermekte olduğu "dönüşümlü valilik" formülü önemli bir adım ve başlangıç noktası olabilir.

Dördüncüsü, askeri tahkimattır. Suriye Milli Ordusu içindeki Türkmen tugaylarının (Sultan Mehmed Fatih, Muntasırbillah, Sultan Murad) yeni Suriye ordusu yapısına entegrasyonunda kimliklerinin korunması, eğitim ve donatım sürekliliğinin sağlanması esastır. Irak'ta Türkmen güvenlik bileşeninin Türkiye ile koordineli işleyişi diplomatik düzeyde tahkim edilmelidir. Bu, milis yaratmak değil; sayısı ve nitelikleri belli, devlete bağlı, hesap verebilir yapılar kurmaktır. Türkmen liderlere yönelik süregelen suikastlar, bu güvenlik mimarisinin ne kadar elzem olduğunun acı kanıtıdır. Benzer biçimde, Türklerin Kıbrıs'ta 1950'lerden beri karşılaştığı kıyımlar, Suriye ve Irak Türkmenleri için bir derstir; bu nedenle bölgenin Türkmenleri Türkiye hamiliğinde korunmalı, yetiştirilmeli ve donatılmalıdır. Nitekim uzunca bir süredir, bölgedeki Türkmenler aleyhine demografik bir değişim süreci hem Arap hem de Kürtlerce sürdürülmektedir.

Beşincisi, mülkiyet haklarıdır. Kerkük'te Saddam ve Barzani dönemlerinde yok edilen tapu arşivlerinin uluslararası hukuk araçları üzerinden yeniden inşası için sistematik bir hukuk kampanyası yürütülmelidir. Bayırbucak ve Halep'te savaşla yerinden edilen Türkmenlerin mülk haklarının korunması ve geri dönüş süreçlerinde önceliklendirilmesi için aynı mekanizmalar harekete geçirilmelidir.

Altıncısı, iktisadi bağdır. Türk Eximbank, kalkınma ajansları ve özel sektör kanallarıyla Türkmen bölgelerine sistemli yatırım programı kurulmalıdır. Halep-Gaziantep, Telafer-Şanlıurfa, Kerkük-Türkiye eksenlerinde TL bazlı ödeme ve ticaret koridorları kalıcı zemin kazanmalıdır. Bu çerçevede özel bir öncelik Ovaköy Sınır Kapısı'na verilmelidir: Telafer'in il statüsüne kavuşmasının önünü açacak, Türkiye-Irak arasında ikinci bir resmi geçişi sağlayacak ve Basra'dan Türkiye'ye uzanan Kalkınma Yolu Projesi'nin doğal güzergahı olacak bu kapı, Türkmen havzasının kalkınma omurgasıdır. Suriye'nin yeniden inşa sürecinde Türk firmalarının Türkmen bölgelerinde önceliklendirilmiş varlığı, hem yerel ekonomiyi besler hem demografik istikrarı destekler. Ekonomi, demografik dayanıklılığın temelidir.

Yedincisi, medya ve sivil toplumdur. Türk dünyasının güney havzasına yönelik olarak, TRT Avaz'ın oluşturacağı programların kapsamı genişletilmeli; Türkmen vakıf ve dernek altyapısının Türkiye'den sistemli kapasite desteği alması sağlanmalıdır. Suriye Türkmen Meclisi'nin aşiret sarmalından çıkarılması ve liyakat-temelli kurumsal reforma kavuşturulması ancak sivil toplum desteğiyle yapılabilecek bir reformdur. Cumhuriyet'in birikimine sahip Türk sivil toplum kuruluşlarının, vakıfların, üniversite-temelli düşünce merkezlerinin bu sahada uzun erimli bir varlık kurması, doktrinin yumuşak gücünü oluşturur.

Sekizincisi, vatandaşlık köprüleridir. Soy temelli, liyakat ölçütlü kolaylaştırılmış vatandaşlık yolu, Türkiye'nin Önündeki Demografik Tehdit yazımızda çerçevelediğimiz iskan ve nüfus politikasının doğal uzantısıdır. Türkmenler kendi topraklarında kalmaya teşvik edilmeli; ancak isteyenler için Türkiye'ye geçiş, mavi kart benzeri statüden başlayıp tam vatandaşlığa uzanan açık ve şeffaf bir kanalla yapılandırılmalıdır. Benzer biçimde, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı olan ancak ailesinin geçmişinde Suriye ve Irak Türkmenliği bulunan kimseler için bölgede kurucu/yapıcı bir rol üstlenmeleri için ters vatandaşlık yolları da açık tutulmalıdır.

Doktrin, yukarıda belirttiğimiz tüm bu maddelerin her birinin koordineli olarak uygulandığı, bütçesi olan, Cumhurbaşkanlığı seviyesinde sahibi olan, beş ila on yıllık ölçekle çalışan kurumsal mimaridir. Birer başına uygulanması, istenilen sonucu vermeyecektir. Bugüne değin Ankara'nın Türkmen meselesindeki yaklaşımı çoğu kez tepkisel ve dağınık kalmıştır; gündemi belirleyen değil, gündeme cevap veren bir çizgi hakimdir. 2003 sonrası "Türkmenleri koruma" söylemi yerine geçen "Irak halkları arasında eşitlik" politikası da bu dağınıklığın bir başka tezahürü olmuştur. Bu durum, söylemde adil görünmekle birlikte, uygulamada Türkmen aleyhine bozulan bir denge üretmiştir. İhtiyaç, bölgede barış ve nizamı tesis etmek adına Türkmen haklarını savunan, kurumsallaşmış ve sürdürülebilir bir Ortadoğu Türkmen Doktrinidir.

Ortadoğu İçin Kalıcı Barış Fırsatı

Bu doktrin Suriye'yi ya da Irak'ı bölme niyetinin örtüsü değildir. Komşuların bölünmesi ne hakkımızdır, ne aklımızadır, ne sürdürülebilir bir sonuç verir; sonraki kuşakların başına dolanan yapısal bir bela yaratır. Türkiye'nin tutumu nettir: Suriye'nin ve Irak'ın toprak bütünlüğü korunmalıdır.

Suriye'nin Türkmenleri eşit ve kurucu unsur olarak tanıması Suriye'yi bölmez; tersine, Suriye'nin bin yıldır var olan iç çeşitliliğini bir arada tutacak hukuki mimariyi sağlamlaştırır. Aynısı Irak için geçerlidir. Federal Irak'ta Kürtlerin statüsü vardır; Türkmenlerin neden olmasın? Bu ayrımcılık değil, eşitlik talebidir; üstelik bu eşitlik tanındığında Irak'ta bugün topal aksak işletilmeye çalışılan federalizm daha sağlam temele oturacaktır. Türkmenlerin ağırlığının olmadığı bir Irak, işlevsiz bir devlet olma riski ile karşı karşıyadır.

Suriye-Irak Türkmenleri bin yıldır oradalar. Bu havzanın siyasi-hukuki düzeninin omurgası bin yıl boyunca Türk'tü; Türk'ün bölgeden çekildiği kısa yüzyıl kanın, sürgünün ve yıkımın yüzyılı oldu. Bugün Türkmenlerin bölgedeki varlığı tehdit altındadır. Türkiye'nin önündeki soru; Türkmen varlığını bir doktrin çerçevesinde tahkim eden ülke olarak mı, yoksa son fırsatları da kaçırarak bölgedeki gelişmeleri dışarıdan seyreden ülke olarak mı 21.yy'da strateji izleyeceğidir.

Kasım 2025 seçimlerinde sandığa yansıyan Türkmen iradesi ve 2026'da Kerkük'e atanan ilk Türkmen valisi, son fırsatların hala açık olduğunun somut delilleridir. Ancak bunlar münferit kazanımlar olarak kaldığı durumda geçici kazanımlar olacaktır. Vali Ağa'nın atamasını kalıcı kılacak olan, doktrinin sekiz sütununun bir arada uygulanmasıdır; aksi takdirde 102 yıl sonra geri kazanılan yönetim koltuğu, bir sonraki seçim döngüsünde yeniden yitirilebilir.

Zaman Türkmenlerin ve Türkiye'nin aleyhine işlemektedir. Demografik mühendislik, Suriye ve Irak'taki anayasal pencerelerin kapanması, Türkmen siyasi temsilinin örgütsel çürümesi, küresel dinamiklerin değişimi ve durumu tüm hızıyla sürmektedir. Türklerin çoğunluk ve/veya ağırlığımızın olduğu coğrafyalarda tarihimiz derslerle doludur: Balkanlar'da ve Girit'te Türklere yaşatılan acılar, kıyımlar ve kayıplar vardır. Kıbrıs'ta Türkiye doğru duruşu göstermiştir. Şimdi sıra, Türkiye'nin Suriye ve Irak'ta da doğru duruşu göstermesindedir.

Yaman Alp Ungan

Yaman Alp Ungan

Yatırımcı ve danışman. Akılcı milliyetçilik, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa zemininde dış politika, ekonomi ve tarih üzerine yazar.

Tüm yazılar
Etiketler: Dış Politika

Aynı kategoriden: Dış Politika

Tümünü gör
Suriye ve Irak Türkmenleri Üzerine Notlar - I

Suriye ve Irak Türkmenleri Üzerine Notlar - I

/

Aynı yazardan: Yaman Alp Ungan

Tümünü gör
Suriye ve Irak Türkmenleri Üzerine Notlar - I

Suriye ve Irak Türkmenleri Üzerine Notlar - I

/