Kearney'nin 2026 Doğrudan Yabancı Yatırım Güven Endeksi'nde ilk yirmi beş ülke içinde Türkiye yok. Bu endeks, küresel sermayenin hangi ülkelerde kendini güvende hissettiğini ölçümleyen araştırmaların bir çıktısıdır. Çalışmanın çıktısı olan sıralama önemlidir; çünkü küresel sermayenin önümüzdeki üç yılda nereye hangi öncelikle akacağına ya da akmayı düşündüğüne ilişkin bir göstergedir. 1998'den beri süregelen bu endeks, takip eden yıllar içerisinde gerçekleşen yabancı doğrudan yatırımları ile çoğunlukla örtüşmüştür. Dolayısıyla bu endeks, sermayenin önümüzdeki yıllarda nereye gideceğine ilişkin bir nevi ön beyandır.
Endeksin dokuzuncu sırasında BAE, onuncu sırasında ise Suudi Arabistan bulunmaktadır. İran'ın dibinde bulunan, sanayisi olmayan, pazar derinliği Türkiye’ye kıyasla düşük olan Körfez ülkelerine küresel sermayenin yatırım güveni ve niyeti artarken; üç kıtanın kavşağındaki, seksen beş milyon nüfuslu, Gümrük Birliği ile Avrupa'yla kuvvetli ticari ilişkileri bulunan, savunmadan beyaz eşyaya uzanan geniş bir sanayisi olan Türkiye listede bulunmamaktadır. Donanımın en zengini bizdeyken sermayenin güvenoyunu alamıyorsak, eksik olan donanım değildir. Ülkemizin eksik ve yanlış yönetimidir.
Sermayenin Güveni Mutlakıyetin Kırılması ve Kurumların Gücü ile Sağlanır
Sermayenin ucuza ve uzun vadeli gelmesinin tarihsel kökeni bellidir. On yedinci yüzyıl İngiltere'sinde kral vergiyi keyfiyle koyar, borcunu istediği zaman reddeder, mülke el koyardı. Böylesi bir düzende sermaye saklanır. Beklenen getiri düşer; her sözleşme caydırıcı bir risk primi taşır. Ancak Birleşik Krallık’ta 1688 yılında bir devrim yaşandı ve hükümdarın mutlak gücüne ket vuruldu. 1688 Şanlı Devrim’i kralı devirmedi; mutlak ve hesapsız gücün elini kolunu bağladı. Meclisin onayı olmadan vergi konulamaz, borç reddedilemez oldu; yargı, tahtın değil halkın yasalarının hizmetine tabi kılındı.
Bunun sonucunda, devlet sözünü tutmaya mecbur olduğu için sermayedarlardan ucuza borçlanabildi, sermaye saklanmaktan çıktı; Finansal Devrim’in fitili ateşlendi. Küçük bir ada devleti olan Birleşik Krallık, işte bu mutlak gücün ortadan kaldırılması ile hürriyete kavuştu ve nice kıta imparatorluğunu geride bıraktı.
Kalkınmanın ve hürriyetin temelinde yöneticilerin iyi niyeti yatmaz. En güvenilir görünen yöneticiler dahi yeri geldiğinde sözlerinden dönmüştür. Sermaye ve hürriyet için “Söz senettir” geçer akçe değildir. Öngörülebilirlik, yöneticinin “aklıselim” olmayı tercih etmesine bırakılamaz; onu mecbur kılan, kendiliğinden işleyen bir kurumsal zincir kalkınma ve hürriyet için şarttır.
Çağdaş iktisat aynı bulguyu çok daha geniş bir örneklemde doğrulamıştır. Nobel ödüllü iktisatçılar Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson, kurum kalitesi ile kalkınma arasındaki ilişkinin yönünü kesinleştirmek için titiz bir nedensellik yöntemi kurdular; amaçları zaten zengin toplumların mı doğru kurumlar kurduğu, yoksa doğru kurumları kuran toplumların mı zenginleştiğini tahlil etmekti. Bunun için kolonyal dönemde Avrupalı yerleşimcilerin sömürgelerde kurduğu kurumları irdelediler. Yüksek ölüm oranlarına sahip bölgelerde yerli sermayeyi sömüren, mülkiyet güvencesi vermeyen kurumların kök saldığını; düşük ölüm oranlarına sahip bölgelerde ise kapsayıcı ve koruyucu kurumların yerleştiğini ve böylelikle mülkiyet hakkının korunduğunu gözlemlediler. Analizlerinin sonucunda; mülkiyet hakkını koruyan kapsayıcı kurumlar halihazırdaki zenginliğin sonucu olmadığı, tam tersine zenginliklerinin nedeni olduğu ortaya konmuştur.
Daron Acemoğlu ve Simon Johnson, kurumları ikiye ayırır: Vatandaşlar arası özel sözleşmeleri yürüten sözleşme kurumları (ticaret hukuku, tahkim, icra, vb.) ile vatandaşı devletin ve güçlü seçkinlerin keyfi el koyma ve müsadereden koruyan, gücün ta kendisini sınırlayan mülkiyet hakkı kurumları. Yetmiş bir ülkelik veriyle vardıkları sonuç şudur: Uzun vadeli büyümeyi, yatırımı ve finansal derinliği birinci dereceden belirleyen mülkiyet hakkı kurumlarıdır. Sözleşme kurumları yalnızca finansal aracılığın biçimini etkilemektedir. Bunun nedeni; birey zayıf bir sözleşme düzenini özel anlaşmayla aşabilmesi, ancak devletin el koyma ihtimalini bu yolla bertaraf edememesinde yatar.
Küresel Sıralamalarda Türkiye
Türkiye'nin durumu bu ayrımda belirgindir. Sözleşme kurumları tarafında nispeten ayakta olduğumuz savunulabilir; ticaret hukukumuz çağdaş bir çerçeveye oturmuştur. World Justice Project'in 2025 alt skorlarında bu yansır: “Usuli güvenceler ve sanık hakları” kategorisinde 0,41 puanla 89. sıradayız. Bu konum, küresel ortalamanın altındadır; ancak görece işyapar bir seviye addedilebilir. Buna karşılık mülkiyet hakkı kurumları tarafında, yani Acemoğlu ile Johnson'ın “birinci derecede belirleyici” dediği katmanda, çökmüş durumdayız. “Hükümet yetkilerinin kısıtlanması” alt faktöründe 143 ülke arasında 136. sıraya, 0,28 puana düşmüşüz. Yargı bağımsızlığı, Uluslararası Mülkiyet Hakları Endeksi'nde de en zayıf skorlara sahibiz. Bununla birlikte, World Justice Project'in 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde 143 ülke arasında 118. sıradayız. Yürütme erkinin denetimi kategorisinde 136., temel haklar kategorisinde 134. sıradayız. Sermayenin iş yaparken başvuracağı kurumlarımız çalışmaktadır; eksik olan, sermayedarı bizzat devletin keyfi kararlarına karşı koruyan asıl belirleyici katmandır.
Tüm bunlar son derece düşük bir seviyelerdir; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve şanlı tarihimize hiç yakışmamaktadır. Yabancı doğrudan yatırımın GSYH'ye oranı 2006'daki yaklaşık %4'ten 2024'te %0,9'a inmiştir. Açık bir yönetim krizi vardır; bunun adını açıkça koymaktan çekinmememiz gerekir. Nitekim doğru tedavi, ancak doğru teşhis ile mümkündür. Yönetim krizlerinin yaşandığı yerlerde de ne küresel ne de yerli sermaye durur.
Türkiye’ye Türk Yatırımcı Bile Güvenemiyor
Bir ülkenin kurumlarına ilişkin güven yalnızca küresel sermaye güveni ve akışı ile ölçülmez. En dürüst sinyali, o ülkeyi en iyi tanıyan bireyler verir: Bir ülkenin kendi yurttaşları.
Gayrimenkul alım-satımlarında bu olguyu tüm açıklığı ile takip edebiliyoruz. TCMB rakamlarına göre Türk yerleşikler 2025'te rekor düzeyde yurtdışı konut aldı; on iki ayda yaklaşık 2,5 milyar dolar harcandı, aylık bazda tarihi zirveler gözlemlendi. Türklerin BAE'ye doğrudan yatırımı üç yılda 743 milyon dolardan 1,6 milyar dolara, Yunanistan'a yönelik yatırımı 61 milyon dolardan 1 milyara dolara çıkmıştır. Üstüne üstlük, Türkler yurtdışında gayrimenkul alırken yabancılar Türkiye’ye yatırım yapmaktan vazgeçti; Türkiye'ye net gayrimenkul yatırımı ilk kez eksiye döndü.
İşin özünde yatırımcıların gayrimenkul gereksiniminden ziyade, sermayenin Türkiye’ye güven sorunu yatmaktadır. BAE'de daire alan Türk, daire değil; Türkiye’de bulamadığı öngörülebilirliği satın almaktadır.
Sermayeyi Türkiye'ye Çekmek İçin Ne Yapmalı?
Bilge bir yönetici ve kahraman beklemek hülyadır. Vatanperver Türkler olarak kurmamız gereken; her kim iktidar olursa olsun, her kim Türkiye’yi yönetirse yönetsin ayakta kalacak sağlam kurumlara ve bu yöneticilerin mutlak gücünü kısıtlayıcı yasalardır.
Birincisi, görev güvenceli ve gerçekten bağımsız bir yargı. Özellikle 2007 yılı sonrasında yargı, iktidarın bir uzantısı haline geldi; bunun yatırımcıya kesilen faturası ağır oldu. Adalet Yoksa Millet de Yoktur yazımızda işlediğimiz üzere, bir davanın kesinleşmesi ortalama beş, temyizle birlikte dokuz yıla kadar uzayabiliyor; yargı yirmi sekiz milyona yakın uyuşmazlık altında soluk alamıyor. Geciken adalet, adalet değildir. Toplumun devletine ve birbirine olan güven bağlarını zayıflatır; sermayeyi ülkeden kaçırır.
Bağımsız yargı, hukukun üstünlüğünü yöneticilere karşı sağlayabilen yargıdır. Bunun somut yolu, HSK’nın hiçbir kişi, grup, tarikat ya da grubun nüfuz edemeyeceği, hukukçuların, üniversitelerin, meslek kuruluşlarının, yasamanın ve yürütmenin paydaş olarak temsil edildiği gerçek bir yüksek kuruma dönüştürülmesidir. Ampirik bulgular açıktır; hakimlere görev güvencesi tanıyan yasalar yürürlüğe girdiğinde piyasalar anında olumlu tepki vermektedir, sermayenin ve tüketicinin güveni artmaktadır. Yargı bağımsızlığı soyut bir erdem değildir; piyasada doğrudan fiyatlanan bir varlıktır.
İkincisi, kararnameyle eritilemeyen mülkiyet düzeni. Mülkiyet, ancak yasama ve anayasa zırhıyla korunduğunda mülkiyettir. Ekonomi, maliye ve hukuk okuyan öğrencilerin okuduklarının yalnızca kitapta kaldığını düşünmeye başladıkları bir ülkede sermaye durmaz, kaçar.
Üçüncüsü, gerçek bir merkez bankası bağımsızlığı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 1930 yılında bilinçli olarak devletten ayrı bir tüzel kişilik olarak kurulmuştur. TCMB, amaç konusunda yasayla bağlıdır (ki bu da fiyat istikrarının sağlanmasıdır), araç konusunda ise siyasetten bağımsızdır. Hükümetin gönlüne göre para basmasının önündeki kurumsal engeldir. Kafasına göre para basmanın ülkeleri ne gibi uçurumlara sürüklediğini Çiller dönemi Türkiyesi’nde, Milei öncesi Arjantin’de defalarca gözlemledik. Bu engel yıkıldığında enflasyon eliyle sessiz bir servet transferi işler ve mülkiyeti hızla eriten bir kuvvet meydana gelir. Böylesi kuvvetli bir gelgitin olduğu ülkelerde hiçbir sermaye durmaz.
Dördüncüsü, kamu ihalesinde şeffaflık ve liyakat. Devletin kendi alımında herkese aynı kuralı uyguladığı bir düzen sermayeye verilebilecek en güçlü güvencedir. Ahbap-çavuş kapitalizmi rekabeti öldürür; rekabet öldüğünde sermaye gelmez, gelen de heba olur, boşa harcanır, refah yaratamaz.
Beşincisi, sanayi politikası ve siyasi irade. Yukarıda değindiğimiz ilk dört husus, yatırımcı için öncül yapıtaşlarıdır, ancak yatırımcıyı diğer ülkelerdense ülkemize çekmek için açık bir eylem planına ve plana ihtiyaç vardır. Yatırımcının bugün ilk baktığı ölçüt teknoloji ve inovasyon kapasitesi, sanayi politikasının ciddiyetidir.
Hukukun üstünlüğü, serbest ve rekabetçi piyasalar, liyakat gibi konular, rasyonel milliyetçiliğin güçlü, büyük ve bağımsız bir Türkiye için olmasını zorunlu gördüğü altyapıdır. Sermaye, kökeninden bağımsız olarak çağdaş medeniyet ve bilimsel gerçeklikler çevresinde hareket eder ve konumlanır. Buna uygun koşulları sağlamayan ülkelerin, sermaye kaçışını sahne olması şaşırtıcı değildir.