İçeriğe geç

Hürmüz Sonrası Bölgesel Dengeler ve Ankara'nın Stratejik Öncelikleri

ABD-İran mutabakatı kalıcı bir barış değil, yapısal krizleri erteleyen geçici bir mütarekedir. Ankara için mesele ucuz petrolün ötesinde; Irak ve Suriye'de doğacak güvenlik boşlukları ve aleyhimize yorumlanabilir deniz hukuku emsallerine karşı stratejik özerkliğini korumaktır.

Hürmüz Sonrası Bölgesel Dengeler ve Ankara'nın Stratejik Öncelikleri

ABD ile İran arasında 17 Haziran'da imzalanan on dört maddelik geçici mutabakat muhtırası, küresel piyasalarda bir diplomatik başarı olarak sunulmaktadır. Ancak metnin satır araları okunduğunda, ortaya çıkan tablonun kalıcı bir barıştan çok, tarafların yapısal sorunlarını ertelediği geçici bir mütareke olduğu görülmektedir. Türkiye açısından asıl mesele ise enerji fiyatlarındaki düşüşün ötesinde, sınır hatlarında ve deniz yollarında biçimlenecek yeni jeopolitik dengelerde yatmaktadır.

Geçici Mutabakatın Anatomisi: Yapısal Çelişkilerin Ertelenmesi

Pakistan'ın arabuluculuğu nedeniyle "İslamabad Mutabakatı" olarak adlandırılan metin, Şubat ayından bu yana süren askeri hareketliliği resmen sonlandırmayı amaçlamaktadır. Batı merkezli analizlerde bu gelişme, kurallara dayalı uluslararası düzenin bir zaferi ve Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanıklığın giderilmesi olarak yorumlanmaktadır. Oysa metnin yapısı, bir uzlaşıdan çok taktiksel bir duraklamaya işaret etmektedir.

Anlaşma, taraflar arasında köklü bir stratejik yönelim değişikliğini değil, karşılıklı asimetrik kaldıraçların dengelenmesini ifade etmektedir. ABD, Hürmüz Boğazı'nın kapanmasıyla tetiklenen küresel enerji krizinin ve iç enflasyon baskısının zorlamasıyla altmış günlük bir müzakere takvimini kabul etmiştir. İran ise buna karşılık, kendi toprağında bulunan zenginleştirilmiş uranyum stokunun Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetiminde seyreltilmesi gibi geriye döndürülebilir ve teknik bir taviz vermiştir. Tahran'ın bu hamle karşılığında elde ettiği kazanımlar ise oldukça somuttur: Petrol ihracatına yönelik yaptırım muafiyetleri, uluslararası bankacılık sistemine erişim ve Körfez sermayesi kökenli 300 milyar dolarlık bir imar fonu.

Bu denklem yapısal bir bakışaçısıyla incelendiğinde, taraflar arasında köklü bir niyet değişikliği bulunmadığı anlaşılmaktadır. Kurumsal kimliğini Batı karşıtlığı üzerine inşa etmiş bir rejimin, geçici ekonomik esneklikler karşılığında yapısal hedeflerinden vazgeçmesini beklemek gerçekçi değildir. Nitekim Trump'ın imza günü uranyum stokunun önemini küçümseyen açıklamaları, bu metnin bir çözümden çok bir erteleme olduğunu doğrulamaktadır. Mütareke ile savaşın kısa vadeli ekonomik maliyeti denetim altına alınmış olsa da, nükleer programın nihai statüsü ve bölgesel vekil unsurların geleceği gibi asıl kriz başlıkları yalnızca altmış günlük bir mühlete bağlanmıştır.

Aktörlerin Öncelikleri ve Stratejik Hesapları

Mevcut aşamada tek bir kazanan ilan etmek yerine, aktörlerin başarı tanımlarını ve önceliklerini ayrı ayrı değerlendirmek daha sağlıklı bir sonuç verecektir.

Vaşington açısından temel hedef taktikseldir. ABD yönetimi, iç piyasadaki enerji kaynaklı enflasyon baskısını düşürmeyi, deniz ticaret rotalarını güvence altına almayı ve bölgede ucu açık bir askeri angajmandan kaçınmayı önceliklendirmektedir. Bu hamleyle, Ortadoğu'daki askeri kapasitesini optimize ederek asıl stratejik rekabet alanı olarak gördüğü Çin ve Hint-Pasifik eksenine yönelmeyi amaçlamaktadır. Hürmüz'ün yeniden açılması ve petrol fiyatlarının gerilemesi, Vaşington’u ikincil bir cepheden çekerek ana rekabet alanına yoğunlaşmakta serbest bırakmaktadır.

Tahran açısından öncelik, bölgedeki caydırıcılık ağını ve vekil unsurlarını tasfiye etmeden üzerindeki ağır ekonomik baskıyı hafifletmek olmuştur. Elde ettiği petrol muafiyetleri ve bölgesel rakiplerinin finanse edeceği kalkınma fonu sayesinde İran, iç istikrarını tahkim etmek için ihtiyaç duyduğu mali alanı kendisine açmıştır. Kalibaf'ın anlaşmayı kamuoyuna "ABD'nin başarısızlık belgesi" olarak sunması, masada verilen tavizlerin ne denli taktiksel sayıldığını göstermektedir. Aynı metnin Vaşington'da "İran'a fazla taviz verildiği" gerekçesiyle eleştirilmesi ise anlaşmanın karşılıklı güvenden değil, karşılıklı bitkinlikten doğduğunu ortaya koymaktadır.

Pekin, sürecin arka planında belirleyici bir ağırlık taşımaktadır. Nisan ayındaki ateşkesin zeminini hazırlayan ve bölgedeki ticari koridorların güvenliğini önceliklendiren Çin, açık ve istikrarlı bir Hürmüz'e en az ABD kadar muhtaçtır; bu nedenle boğazın yeniden açılması Pekin'in de doğrudan çıkarınadır. Çin, doğrudan bir askeri maliyet üstlenmeksizin bölgedeki diplomatik ve ekonomik nüfuzunu genişletmeye devam etmektedir. Boğazın gelecekteki yönetiminin müzakereye bırakılan başlıklar arasında yer alması, önümüzdeki altmış günün asıl mücadelesinin bu dar geçidin denetimi üzerinde yürüyeceğini düşündürmektedir.

Türkiye İçin Riskler ve Fırsat Alanları

Türkiye, mutabakatın doğrudan tarafı olmamakla birlikte, sınır güvenliği, deniz hukuku ve bölgesel sermaye dengeleri açısından sürecin sonuçlarını yakından hissedecek konumdadır. Ankara'nın önümüzdeki altmış günlük süreçte izlemesi ve konumlanması gereken üç temel mesele bulunmaktadır.

Bunların ilki, Irak-Suriye hattında doğabilecek güç boşluğudur. Mutabakatın en kritik maddelerinden biri, kalıcı bir anlaşmaya varılması durumunda ABD'nin İran yakınlarındaki askeri varlığını sonlandırma taahhüdüdür. Bu çekilme, Irak ve Suriye sahasında ani bir operasyonel zafiyet doğurma potansiyeli taşımaktadır. Tahran'ın merkezi komutası zayıfladıkça ve ABD geri çekildikçe PKK, PJAK, IŞİD ve türevleri/ardılları gibi devlet dışı yapıların bu boşlukta hareket alanı bulduğu, Körfez Savaşları ve Suriye İç Savaşı dönemlerinde defalarca görülmüştür. Ankara için Kerkük-Erbil-Bağdat hattındaki soydaş ve Türkmen nüfusun güvenliği ile sınırın kalıcı tahkimi, petrol fiyatları kadar acil bir gündem maddesidir. Türkiye'nin bu sahada bir düzen kurucu aktör olarak bulunması, bir tercih değil bir zorunluluktur. 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesinde bu konuların ittifak üyelerince etraflıca muhakkak ele alınacaktır.

İkincisi, deniz yolları ve boğazlar üzerindeki egemenlik emsalidir. Hürmüz Boğazı'nın önce ücretsiz statüye alınması, ancak İran'ın mühlet sonunda geçiş ücreti talep edeceğine ilişkin sinyaller vermesi, uluslararası deniz hukuku açısından kritik bir emsal doğurmaktadır. Stratejik bir su yolu üzerinde kıyıdaş bir devletin veya dışarıdan bir büyük gücün tek taraflı rejim kurma girişimi, Montreux Sözleşmesi'yle egemenlik haklarını koruyan Türkiye'yi doğrudan ilgilendirmektedir. Bu emsal çift yönlü işlemektedir; bir yandan kıyıdaş devletin su yolu üzerindeki hakkını pekiştirirken, öte yandan büyük güçlerin bir boğazın şartlarını dışarıdan belirlemesini meşrulaştırma riskini taşımaktadır. Ankara, kıyıdaş devletlerin haklarını saklı tutan hukuki zemini savunurken, egemenlik alanlarına dışarıdan müdahaleye dönüşebilecek uygulamalara karşı diplomatik ihtiyatını korumak durumundadır.

Üçüncüsü, bölgesel sermaye akışları ve savunma sanayi entegrasyonudur. Öngörülen 300 milyar dolarlık imar ve kalkınma fonu, hayata geçmesi durumunda bölgedeki inşaat, altyapı ve lojistik sektörlerini hareketlendirecektir. Türk firmalarının bu projelerde birincil yüklenici olarak yer alması ve İstanbul'un bu finansal akışta bir bölgesel merkez olarak konumlandırılması önemli bir fırsat sunmaktadır. Bundan daha önemlisi, bölgedeki jeopolitik belirsizlik, Körfez ülkelerinin Batı merkezli güvenlik garantilerine duyduğu güveni aşındırmaktadır. Türkiye, Baykar, TAI ve Aselsan gibi kurumlara dayanan yerli savunma sanayi kapasitesini bölge ülkeleriyle uzun vadeli ihracat ortaklıklarına dönüştürerek askeri ve ekonomik özerkliğini tahkim edebilir.

Rehavet Tuzağına Karşı Stratejik İhtiyat

Hürmüz Boğazı'nın açılmasıyla gerileyen petrol fiyatları, Türkiye'nin enerji ithalatı faturası açısından kısa vadeli bir rahatlama sağlayacaktır. Ancak bu rahatlamanın stratejik bir rehavete dönüşmemesi gerekmektedir. Altmış günlük müzakere süreci hızla işlemekte olup, bu süreyi en verimli biçimde değerlendiren taraf, mühlet dolduğunda biçimlenecek yeni bölgesel düzende belirleyici olacaktır.

Türkiye'nin izlemesi gereken yol, ne Vaşington’un başarı söylemine ne de Tahran'ın hamasi anlatısına angaje olmadan, yalnızca kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmektir. Sınır hatlarındaki askeri tahkimatı güçlendirmek, savunma sanayindeki yerlilik oranını yükseltmek, nükleer enerji ve yerli üretim yatırımlarıyla dışa bağımlılığı azaltmak ve Türk dünyası entegrasyonunu hızlandırmak; bu geçici mühlet sona erdiğinde ortaya çıkacak yeni statükoda söz sahibi olmanın temel koşullarıdır.

Yaman Alp Ungan

Yaman Alp Ungan

Yatırımcı ve danışman. Akılcı milliyetçilik, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa zemininde dış politika, ekonomi ve tarih üzerine yazar.

Tüm yazılar
Etiketler: Dış Politika

Aynı kategoriden: Dış Politika

Tümünü gör
NATO, Orta Asya, Türkiye

NATO, Orta Asya, Türkiye

/
NATO'nun Türkiye Denklemi

NATO'nun Türkiye Denklemi

/

Aynı yazardan: Yaman Alp Ungan

Tümünü gör
Spor, Liyakat, Siyaset

Spor, Liyakat, Siyaset

/
NATO, Orta Asya, Türkiye

NATO, Orta Asya, Türkiye

/