Et Tüketimi ve Kalkınma Üzerine
24 Ocak 1872. Reformları ile Japonya’nın kalkınmasını başlatan İmparator Meiji bin iki yüz yıllık tabuyu kırarak (Japonların reform öncesi inançlarına göre et yemek günahtı) halkın gözü önünde dana eti yiyor. Etin önündeki yasaklar kalkarken Japonya'nın siyasi sloganı da değişti: Sonnō Jōi ("Yabancıyı Kov"), Bunmei Kaika ("Medeniyet ve Aydınlanma") ve Fukoku Kyōhei ("Zengin Millet, Güçlü Ordu"). Günümüz Türkiyesi'nde örnek alınası bir siyasi duruş.
İmparator Meiji ve reformcuların mantığı gayet basitti: Batılı asker ve mühendislerin fiziği Japon halkına göre ezici biçimde üstündü; bağımsızlığı sağlayacak orduyu yetiştirmenin yolu Japonya’yı en derinden dönüştürmek ile mümkündü, mutfak ve sofralar da reformlardan nasibini alacaktı.
Meiji Dönemi’nin atılımları, çağdaş beslenme bilimi tarafından sonradan doğrulandı. Akademik literatüre göre, et tek başına boy uzatmaz; protein, kalsiyum, sebze, meyve birlikte çalışır. Ancak protein eşiğinin altındayken sebze-meyve eklemek bile büyümeyi telafi etmez. Güçlü bir millet için et yemek şarttır.
FAO verilerine göre, kişibaşı GSYH ile hayvansal protein tüketimi arasındaki bağ istatistiki olarak kuvvetlidir (R²≈0,62). Gelir arttıkça hane halkı tahıl ağırlıklı sofradan etli, sütlü, yumurtalı sofraya geçer. Bu bağ, kişibaşı gelir 64 bin dolara dek pozitiftir; bu eşiğin üzerine çıkıldıktan sonra ise et tüketimindeki artış durulmaktadır. Türkiye, kişibaşı gelirde 15-20 bin dolar düzeyinde olduğundan ötürü, et tüketimimizin artma eğilimini sürdürmesi gerekmektedir; ancak Türk milletinin sofralarında et tüketiminin son yıllarda azalıyor olması, kalkınma eğrisinde ters yönde bir hareketi işaret eder. Bu, anormal bir tablodur ve dikkatli tahlil edilmesi gerekir.
Cumhuriyet'in Sofra Doktrini
Bu örüntüyü modern bilim formüle etmeden önce dahi sezenlerin başında Türk çağdaşlaşmasının mütefekkirleri geliyordu. Selim Sırrı Tarcan 1908'de İstanbul'da ülkenin ilk beden eğitimi okulunu açtı; ertesi yıl devlet eliyle Stockholm'deki Kraliyet Beden Eğitimi Enstitüsü'ne gönderildi ve oradan, kendi tabiriyle "pazılarıyla gidip kafasıyla döndüğü" İsveç jimnastiğini Türk okul müfredatına taşıdı. 1923'te Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi'ni kurdu, Mustafa Kemal Atatürk hami başkanlığını üstlendi. Çıkardığı Gürbüz Türk Çocuğu dergisinin adı, dönemin idealini tek başına özetler: Kambur değil dik, hastalıklı değil sağlam, edilgen değil atılgan bir nesil. Beden eğitimi ve terbiyesi, bağımsız bir milletin yapı taşları idi.
Bu programın aciliyetini anlamak için Ahmet Haşim'in 1919 Anadolu mektubuna bakmamız yeterli. Bir Alman doktor heyetiyle taşrayı dolaşan şair, arkadaşı Refik'e yazdığı satırlarda manzarayı çıplak biçimde çizmektedir: Bir kalabalığa baktığında topalın, cücenin, kamburun ve çolağın baskın olduğu çarpık bir tablo, mayalı ekmek dahi bulunmayan köyler, karınları parazitlerle, kanları kurtlarla yüklü insanlar. Sebebi tek bir kelimeyle özetliyor: Beslenme eksikliği. Ağır vergiler ve hanedanın ihmalkarlığı altında ezilmiş Türk milleti, yok olma eşiğine getirilmişti. İttihat Terakki’nin ve Cumhuriyet'in et, süt, beden eğitimi ve sıhhat vurgusu bu manzaranın doğrudan reddiyesiydi.
Günümüzde Türkiye’de ve Dünya’da Et Tüketimi
Bugün ise dünyanın en müreffeh toplumu bile sofrasını koruyabilmek için zorlanıyor. ABD sığır sürüsü 1951'den bu yana en düşük seviyesinde. Bir kilo kıyma Mart 2026'da yıllık olarak %16 zamlandı; USDA 2026 için %6 ile %18 arasında ek artış öngörüyor. Son dönemde, dana eti hacmi yıllık %13 düşerken tavuk eti hacmi %1,7 arttı. ABD gibi müreffeh bir toplumda bile et erişimi artık iktisadi ve siyasi bir mesele haline geldi.
Sorun küresel. Yem, su, arazi ve petrol krizi nedeniyle girdi maliyetleri yükseldikçe sürdürülebilir bir et arzı kurmak her ülkenin sofra güvenliği meselesine dönüşüyor. Müreffeh bir toplum sofrasında protein bulundurmak zorundadır. Bunu sağlamanın yolu et tüketiminden vazgeçmek değil; üretimi optimize etmek, verimliliği yükseltmek ve hayvancılığı uzun vadeli bir milli mesele olarak ele almaktan geçer.
Türkiye'de ise durum daha ciddi. OECD-FAO Tarım Görünümü'ne göre Türkiye'de kişibaşı yıllık kırmızı et tüketimi yaklaşık yalnızca 16,6 kilo. OECD ortalaması ise 34,8 kilo, Avrupa 34,5 kilo, dünya ortalaması 18,1 kilo. Türkiye, dünya ortalamasının ciddi biçimde altındadır. Beyaz et de ise 11,6 kilo ile OECD'nin 21,8 kiloluk düzeyinin yarısında bulunmaktadır.
TÜİK'in 2024 verisine göre kişibaşı kırmızı et üretimi 2023'teki 19,57 kilogramlık zirveden 17,31 kilograma geriledi. Üretimin tüketime oranı 2023'te %60'ın altına düştü; bu son yirmi yılın en düşük seviyesi. 2010'dan bu yana ülke 10 milyar doları aşkın canlı hayvan ve et ithalatı yaptı; TİM verileri, önümüzdeki on yıl boyunca ithalata bağımlı kalacağımızı öngörüyor. Türk çiftçisinin sırtındaki yapısal yük önceki yazımızda değindiğimiz tabloyla aynı: Dövize bağımlı yem maliyetleri, miras hukukunun parçaladığı arazi, 58-60 yaş bandındaki çiftçi, planlama eksikliği. Nitekim 2025 yılında tarım ve hayvancılık sektörü %8,8 küçüldü.
Tablonun sosyoekonomik yüzü tatsız. Asgari ücretle alınabilen et miktarı 2020'de 46 kiloyken bugün yalnızca 39 kilo; gıda enflasyonunun yıllık %30'un üzerinde seyretmesi de cabası. Türk vatandaşı da ABD'li tüketici gibi tavuğa kayıyor; ancak Amerikalılar toplam aldığı proteini azaltmadan tavuğa geçerken, Türk vatandaşı ise zaten düşük olan protein tüketimini de azaltarak kırmızı etten beyaz ete kaymak zorunda kalıyor.
Etin Stratejik Boyutu
Türkiye’nin et meselesini üç sacayağı üzerinde ele alabiliriz.
Birincisi beka. Robert F. Kennedy Jr. liderliğindeki Make America Healthy Again girişimi, ABD'de 17-24 yaş arası gençlerin yaklaşık %75'inin obezite, kötü fiziksel kondisyon ya da zihinsel sağlık sorunları nedeniyle askerliğe uygun olmadığını bir milli güvenlik krizi olarak ilan etti. Türkiye olarak bunu bir uyarı olarak okumalıyız. Cumhuriyet'in Gürbüz Türk Çocuğu idealini unuttuğumuz, et yiyen, koşan, sağlam Türk çocuğunu yetiştiremediğimiz yerde nüfusumuzun niteliği aşınır.
İkincisi egemenlik. Hayvancılık çöktükçe et ithalatı artar; bu cari açığa, dövize ve gıda enflasyonuna doğrudan baskı yapar. "Sanayisizleşme Üzerine" yazımızdaki ilkenin sofradaki uzantısı budur: Üretemeyen millet tüketir, tüketen millet bağımlı olur.
Üçüncüsü sosyal adalet. Türk çocuklarının protein tüketimi ailelerinin mensup olduğu gelir seviyelerine göre ciddi farklılık göstermektedir; yüksek gelirli ailenin çocukları ile düşük gelirli ailelerin çocuklarının et tüketimi arasında ciddi bir uçurum bulunmaktadır. Bu, Cumhuriyet'in "imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle" ülküsü ile bağdaşmaz. Türkiye’nin sofrasındaki etin varlığı bir kalkınma meselesidir.
Hayvancılığı yapısal olarak yeniden inşa etmek gerekmektedir. Önümüzde yem girdi maliyetlerinin döviz baskısından kurtarılması, parçalı arazi sorununa kooperatifçilik üzerinden müdahale, genç çiftçinin tutulması, planlama disiplininin oturtulması gibi ödevlerimiz vardır.
Siyasi iradenin, halkın ete erişimini sosyal politikanın merkezine çekmesi gerekmektedir: Okul beslenme programları (Japonya'nın 1946 sonrası modeli emsaldir), buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.
Et tüketimi bir milli meseledir. Nitekim et bir lüks değil, kalkınmanın yapı taşıdır; doğru beslenmeyen bir millet, güçsüz bir millettir. Beşeri sermayenin oluşumunda en az eğitim kadar önemlidir. 21.yy’ın yeniden konumlanma yarışında, Türkiye’nin ileride yahut geride kalıp kalmayacağı, Türk sofralarını ne denli varsıl kıldığımız ile doğru orantılıdır.