Siyaset düşüncesinin iki asırdır cevabını aradığı bir soru var: Çoğunluk hürriyete el uzatır, onu çiğnemeye kalkarsa ne olur? Tocqueville, Amerika'yı gezdikten sonra kaleme aldığı eserinde çağdaş dönemin en büyük tehlikesinin bir kralın değil, çoğunluğun zulmü olabileceğini yazdı. Hayek meseleyi bir ayrımla netleştirdi: Liberalizm devlet gücünün nereye kadar uzanacağıyla, demokrasi ise o gücün kimin elinde olacağıyla ilgilenir. İkisi aynı şey değildir; sınırsız bir demokrasi pekala hürriyet düşmanı olabilir.
Buradan çıkan soru basittir: Çoğunluğu kim sınırlayacak? Türkiye bu soruya son yirmi yılda iki ayrı yanıt verdi. İkisinde de sınıfta kaldı.
Türkiye'nin İki Denemesi
İlk cevap hakemdi. Anayasa hukukçusu ve siyaset bilimci Ran Hirschl bu düzene "juristokrasi", yani hukukçular yönetimi adını verir. Hirschl'e göre seçimle iktidarı kaybetmekten korkan elitler, kritik kararları seçilmiş meclislerden alıp mahkemelere taşır; anayasa yargısı hakları korumaktan çok eski düzeni korumanın aracına dönüşür. 2007'de cumhurbaşkanı seçimi için Meclis'te 367 milletvekilinin hazır bulunması şartını getiren karar ve 2008'de başörtüsüne ilişkin anayasa değişikliğinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali, geniş bir kesimin gözünde tam olarak böyle okundu. Hakem, çoğunluğun yerine karar veriyordu.
İkinci cevap bu kararlara duyulan tepkiden doğdu. Yargının yapısını değiştiren 2010 referandumu ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini getiren 2017 referandumuyla sarkaç öbür uca savruldu. Bu kez çoğunluk hiçbir hakem tanımayan bir düzen kurdu; sandıktan çıkan irade her şeyi meşrulaştırmaya, yargı, bürokrasi ve medya tek bir merkeze bağlanmaya başladı.
Yani Türkiye iki yolu da denedi: Önce hakemin çoğunluğun yerine karar verdiği bir düzen, sonra çoğunluğun hiçbir hakem tanımadığı bir düzen. İkisi de aynı hatayı yaptı ve gücü tek bir yerde topladı. Oysa ki daha güçlü bir Türkiye'nin ilerlemesi için elzem olan; gücü kurumlar arasında dağıtmak ve bu kurumları ayakta tutacak bir toplumu inşa etmektir.
Madison'ın Yanıtı
Amerikan anayasasının mimarlarından James Madison bu tehlikeyi 1787'de görmüştü ve onun cevabı bir hakem değildi. Madison, anayasanın kabulü için yazdığı makalelerde sınırı tek bir kuruma emanet etmedi; birbirini dengeleyen çok sayıda kuruma dağıttı. Yasama, yürütme ve yargı ayrı olacak, meclis üst ve alt kamaralar olmak üzere ikiye bölünecekti. Madison'a göre, insanlar melek olsaydı devlete gerek kalmazdı. Melek olmadıklarına göre hiçbir kişiye ve hiçbir kuruma sınırsız güç emanet edilemez; bir hırsı ancak başka bir hırs dengeleyebilir.
Nirengi noktamız budur: Güç hiçbir elde toplanmamalıdır. Güç tek bir yerde toplanırsa oligarşi ve otokrasi doğar; hukuk devleti ve hürriyet güçler ayrılığı ve dengesi sağlandığı sürece var olur. Fiyat istikrarını siyasetin günlük hesabından koruyan bağımsız bir merkez bankası, kamu parasının nereye harcandığını herkesin görebildiği saydam bir bütçe ve ihale düzeni, yürütmenin nüfuzundan bağımsız bir yargı. Bunların her biri milli iradenin ve gücün bir parçasını ayrı bir kuruma emanet eder. Hiçbiri tek başına her şeyi belirlemez. Böylelikle güç tekelleşmez ve hiçbir grup devleti tek başına ele geçiremez.
Hangi Devlet?
Amerikan siyasi geleneğinde gücün sınırlanması çoğu zaman küçük devlet talebi olarak okunur. Bizim kastettiğimiz bu değildir. Biz devleti sever ve sayarız; çünkü devlet, milletin iradesini taşıyan ortak kurumdur. Karşı olduğumuz şey güçlü devlet değil, denetimsiz devlettir. Aynı kuşkuyu sınırsız güç biriktiren ve rekabeti ortadan kaldıran büyük şirkete de yöneltiriz. Mesele büyüklük değil, hesap vermemektir.
Devletin milletin devleti olarak kalabilmesinin şartları bellidir: Gücü millet tarafından denetlenmeli, her işlemi saydam olmalı, yolsuzluğa en ufak müsamaha gösterilmemelidir. Bu şartlar çözüldüğünde devlet bir zümrenin eline geçer, yani oligarşileşir. Oligarşinin dışında kalan çoğunluk ise gücü kendi eline almak için kenetlenir ve hürriyetin sonu buradan gelir. Oligarşi ile sınırsız çoğunlukçuluk birbirinin panzehiri değil, birbirinin sebebidir.Türkiye'nin iki denemesi bu döngünün iki yüzüdür: Önce güç dar bir kadroda, sonra bir çoğunlukta toplandı.
Hizipçilik ve Kimlik Siyaseti
Madison'un asıl derdi "hizipçilik" idi: Ortak iyiye değil kendi grubunun çıkarına bağlanan, devleti ele geçirip ötekilere karşı kullanmak isteyen topluluklar. Kimlik siyaseti bir hizipçilik türüdür. Kimlik siyaseti insanları öfkelendirir, ilişkileri bozar, bakışı daraltır; milleti içeriden "biz ve onlar" diye böler, sonra her grubu devleti kendi eline almak için yarıştırır. Bu yüzden kimlik siyaseti özü itibarıyla vatanseverliğe aykırıdır ve gücü tek elde toplamanın bir başka yoludur. Millet olarak da devlet olarak da kimlik siyasetine düşmemeliyiz; ne millete ne hürriyete bir faydası vardır.
Karşısına koyduğumuz şey yurttaş vatanseverliğidir. Cumhuriyet'in kurucu metinleri milleti kan, köken ve inanç üzerinden değil, devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olmak üzerinden tanımlar. 1924 Anayasası bunu "din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla" diye ifade etmişti. Milli enerjimizi kimlik kavgalarına değil, kültürel ve iktisadi bir uyanış gibi hepimizi birlikte ileri taşıyacak barışçı projelere yöneltmeliyiz. Kimileri bunu hayalcilik sayabilir; asıl hayalcilik, birbirine düşman gruplara bölünmüş bir milletin ortak bir gelecek kurabileceğini sanmaktır.
Orta Direğin Önemi
Anayasa kağıt üzerinde bir düzen kurar; o düzeni ayakta tutan ise toplumdur. Aristo, en istikrarlı yönetimin orta sınıfın geniş olduğu yönetim olduğunu söyler: Ne çok zengin ne çok yoksul olanlar, ne zenginin kibrine ne de yoksulun öfkesine kapılır. 20.yy'da Amerikalı sosyolog Barrington Moore benzer bir sonuca tarih üzerinden vardı ve bunu tek cümleyle özetledi: Burjuvazi yoksa demokrasi de yoktur.
Mantığı basittir. Kaybedecek mülkü olan bir çoğunluk müsadereye oy vermez; kendi malını koruyacak hukuku kendisi talep eder. Çoğunluğu sınırlamanın en sağlam yolu, çoğunluğun kendisini mülk sahibi yapmaktır. O zaman çoğunluğun iradesi ve çıkarları ile hürriyetin gereği örtüşür.
Ancak bu ilişki tek yönlü değildir. Orta sınıf ancak mülkü güvendeyken hürriyetin bekçisidir. 1923 hiperenflasyonunda birikimini yitiren Alman orta sınıfı, on yıl geçmeden, 1930 seçimlerinde kitleler halinde Hitler'in partisine yöneldi. Mülkünü kaybeden orta sınıf, demokrasinin en tehlikeli kitlesidir. Türkiye'de konut sahipliğinin çöküşünü ve enflasyon eliyle işleyen sessiz servet transferini daha önce ele almıştık. Buradaki iddiamız, bu mülksüzleşmenin yalnızca iktisadi değil, doğrudan rejimle ilgili bir sorun olduğudur.
Aile bu tablonun ayrılmaz parçasıdır. Mülk de değerler de bir kuşaktan ötekine aile içinde aktarılır; vatan sevgisi de ilk olarak orada öğrenilir. Hürriyet aileyi ve vatanseverliği korumalı, aile de hürriyetperverliği gelecek kuşağa taşımalıdır.
Daha İyi Bir Yarını Düşleme Hakkı
Savunduğumuz düzen, küçüğü korumak adına büyümeye kuşkuyla bakan, mülkü kasaba ölçeğinde donduran bir muhafazakarlık değildir. Hedef, küçüğün büyüyebildiği bir düzendir: Esnafın orta ölçekli bir işletmeye, orta ölçekli işletmenin sanayi kuruluşuna dönüşebildiği; genç bir çiftin kira öder gibi taksitle ev sahibi olabildiği; birikimin enflasyonla erimediği, kredinin tanıdıklıkla değil liyakatle dağıtıldığı bir düzen.
Bunun iktisadi olduğu kadar ahlaki bir boyutu da var. Milletin hayal etme hakkı vardır. Güç tek elde toplandığında ilerlemenin yolu emekten ve liyakatten değil, güce yakınlıktan geçer; vatandaş bunu gördüğünde hayal kurmayı bırakır. Bu hak elinden alındığında vatandaşın millete ve devlete bağı zayıflar. Çalışma hayatında bunun adı "sessiz istifa". Çalışan işinden ayrılmaz ama gönlünü çeker; kendisinden istenen asgari işi yapar, fazlasını vermez. Türkiye bugün milli ölçekte bir sessiz istifa yaşıyor. Gidebilenler zaten gidiyor; verdiğimiz beyin göçü açık istifadır. Kalanların önemli bir kısmı ise sessizce istifa ediyor: Oy veriyor ancak geleceğe inanmıyor, çalışıyor ancak geleceğe yatırım yapmıyor, evleniyor ancak çocuk yapmıyor. Hiçbir millet geleceğine ilişkin hayal kuramayan vatandaşlarla ayakta duramaz.
20.yy'ın ilk yarısındaki "Türk rüyası" hür ve müstakil bir Türk milleti ve devleti olarak muasır medeniyet seviyesine ulaşmaktı; imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleden, ortak bir ülküden söz etmek mümkündü. 21.yy'da milletin ardında bütünleştiği müşterek bir "Türk rüyası"ndan söz etmek mümkün mü? Ne yazık ki görünüş, milletin kimlik siyaseti altında her geçen gün ayrıştığı ve hizipleştiğidir.
Doğru Soru
Gücü hiçbir elde toplamayan ve tekelleştirmeyen bir toplumu nasıl kurarız? Yanıt ne tek başına mahkemelerde ne de tek başına sandıkta bulunur. Mülkü güvende olan geniş bir orta sınıf, onu gelecek kuşağa taşıyan sağlam aile yapısı, vatandaşları kimliklerine göre değil ortak vatana bağlılıklarına göre bir araya getiren yurttaş vatanseverliği ve bunların hepsini koruyan, gücü dağıtan ve tek bir elde toplamayan bir düzen. Hürriyet bunlar sayesinde yaşar; bunlar da ancak hürriyet varsa yaşar.
Hürriyet (hür düşünce, hür teşebbüs) ise tüm kültürel ve iktisadi gelişme ile ilerlemenin yegane motorudur.