Toplumsal Çürümenin Tezahürü: Kahramanmaraş Okul Katliamı
Türkiye tarihinin en ölümcül okul saldırısında sekizi öğrenci, biri öğretmen; 9 canımız hayattan koparıldı. 13 yaralı. Allah rahmet eylesin, geride kalan ailelere sabır versin. İnsanların yaşadığı acıyı tahayyül etmek bile güç. Genç bir baba olarak bu konu üzerine yazarken yüreğim sıkışıyor. Yaradan kimseye göstermesin.
Bundan 28 saat önce Şanlıurfa Siverek'te başka bir okul saldırısı; 16 yaralı var. Peşi sıra iki okulda saldırılar. Tahlile başlarken bunların tesadüfi ve münferit olaylar olmadığını kabul etmek gerekiyor.
Failin dijital imzası meselenin ağırlığını berraklaştırıyor: WhatsApp profilinde, 2014 yılında Amerika'nın Isla Vista kasabasında altı insanı öldürüp intihar eden Elliot Rodger'ın görseli var. Manifestosunu Discord üzerinden yayıyor. Yani bir Türk çocuğu, bir Amerikan platformunda, bir Amerikalı katili idol belleyerek, Türk topraklarındaki bir ortaokulu kana buluyor.
Bu olayı oyunlarla, okullardaki rehberlik servisi sayıyla, bireysel sorunlarla açıklamaya çalışmak; meselenin büyüklüğü karşısında eksik kalan teşhislerdir. Kahramanmaraş’ta vuku bulanlar, Türkiye'de son otuz yılda yaşanan toplumsal çürümenin açık bir tezahürüdür. Aile ve ailevi değerler aşındı, millet bilinci ve hakka inanç aşındı, kültür yozlaştı, dijital mecrada Türk çocuğu özüne yabancı kimliklerle kuşatıldı. Fail 14 yaşındadır; ancak hesap sorulması gereken olayların geçmişi son otuz yıla uzanmaktadır.
Kötülüğün Engellenmesi ve Devletin Görevi
Kötülük ontolojik olarak vardır. Hiçbir politika, hiçbir yasa kötülüğü tümüyle yok edemez; bu teslimiyetin değil, gerçeğin beyanıdır. Ancak kötülük, iyi politikalar ve iyi düzenlemeler üreten iyi insanlar tarafından durdurulabilir. Başarılı bir devletin kuvvet ve kudreti, hakkı ve masumu koruma becerileri ile ölçülür. Okullarımızın geldiği hal, devletin bu görevin icra edemediğini göstermektedir.
Çocuklara yönelik bu şeytani saldırının önlenmesi mümkündü. Öncelikle, meselenin ilk bakışta özünde bir ortaokulun bahçesine elinde sırt çantasıyla giren çocuğun çantasındaki beş silahı kimsenin fark etmemesi yatıyor. Bu bir bütçe meselesi değildir; sorumsuzluk, ihmal ve güvenlik zaafıdır. Her okulda tam zamanlı güvenlik, tek giriş noktası ve metal dedektör bulundurmak Türkiye’nin karşılayamayacağı bir maliyet değildir; bir seçimdir ve yanlış politikanın eseridir. Vatanı korumak, çocukları korumakla başlar.
İkinci olarak; failin silahlara nasıl bu denli kolay ulaştığı ise ayrı bir meseledir. Silahlar babasına aittir. Silahını evinde çocuğunun erişebileceği yerde bulunduran her ruhsat sahibi, silahlı cinayette müşterek faildir. Baba, oğlunu saldırıdan dört gün önce poligona götürüp atış talimi yaptırmış eski bir polis başmüfettişidir; burada edilgen bir ihmalden söz etmek namümkündür. Silah sahipliği ve silahlanma bir hak olduğu kadar ağır bir sorumluluktur.
Üçüncü ve belki de en önemli konu olarak; Türk hukuk sistemi 12 ile 15 yaş arasındaki faillerde cezai sorumluluğu esnetmektedir. Bu katliamın faili 14 yaşındaydı. Cezasızlık Üzerine yazımızda değindiğimiz konu burada da geçerlidir; cezasız kalacağını bilen saldırganlar ve toplumdan tecrit edilmesi gereken sosyopatlar, kendilerine tanınan bu serbestiden faydalanmaktadırlar. İnsan canına kasteden vahşileri "çocuk" statüsüyle korumak abestir. Kötülük yaşa bakmaz; adaletin de bakmaması gerekir.
Katliamı durduran devletin kolluk kuvvetleri değildi. Katliamın bu boyutta kalmasını bir halk evladı sağladı. Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü'nde aşçı olan, çocukları aynı okulda okuyan Necmettin Bekçi, silah seslerini duyunca 4. kattaki evinden koştu, okulun kantininden aldığı bir bıçakla saldırganın bacağına sallayıp kantinci Ümit ve iki öğretmenle birlikte saldırganı etkisiz hale getirdi. Beşinci silahını kullanmaya çalışan saldırganı durdurmaya uğraşan bir öğretmen de bu sırada yaralandı.
Ancak bütün bunlar sorunun yalnızca görünür yüzüdür. Toplumsal çürümeyi açıklamakta eksik ve yetersizdir. Milletimizi son 30 yıldır derinden kemiren ahlaki bir çöküntü yaşamaktayız.
Aile Kurumunun Sessiz Çöküşü
Okul katliamcılarının %75’i, parçalanmış ya da sağlıklı aile olmanın koşullarını yerine getirmeyen ailelerden gelmektedir. Akademik araştırmalara göre toplumdaki şiddet suçlarına meylin en tartışmasız göstergesi, babasız veya baba figürünün zayıf olduğu ailelere mensup erkek çocukların oranıdır.
Türkiye'nin de babasız ailelerin oranı hızla artıyor. TÜİK'in Şubat 2026'da yayınlanan verilerine göre 2025'te boşanan çiftlerin sayısı 193.793'e yükseldi, kaba boşanma hızı binde 2,26 oldu; 191.371 çocuk bu ayrılıklardan etkilendi ve velayetin %74,6'sı anneye verildi. Boşanmaların üçte biri evliliğin ilk beş yılında gerçekleşiyor. Kabaca her yıl 200 bin çocuk, tek ebeveynli bir yapıya doğru kayıyor ve rakam her yıl büyüyor.
Ancak Türkiye'nin asıl yarası fiziki babasızlık değildir. İlki, "evde olan ama evde olmayan" babadır. Ruhen çekip gitmiş, çocuğuna değer aktarmayan, yalnızca bir beden olarak orada duran babadır. Genellikle ülkenin içinde bulunduğu iktisadi buhran nedeniyle altında ruhu ve gururu her geçen gün ezilen bu eski orta direğe mensup babalar, cezasızlık kültürü içinde büyüyen çocuklarının gözünde “ezik” ve “para kazanamaz” addedilmektedir. Çocuk babasını bir otorite ya da model olarak değil, kendi olmak istediğinden uzak bir kişi olarak yabancılaştırır. Baba ile çocuk arasında sağlıklı bir değer aktarımı, bu zeminde kurulamaz.
İkincisi ve çok daha ağır olanı ise; aile içi şiddet ve çocuğun buna şahitliğidir. Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü'nün Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile yürüttüğü 2008 ve 2014 araştırmalarına göre Türkiye'de her on kadından yaklaşık dördü hayatlarının bir döneminde eşleri tarafından fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz bırakıldığını söylemektedir. Aynı çalışmanın daha keskin bulgusu ise, boşanmış veya ayrı yaşayan kadınların %75'inin fiziksel şiddete maruz kaldığıdır. Böylesi bir evde büyüyen çocukların iç dünyası artık yaralıdır. Özellikle evinin belki de salonunda annesinin dövüldüğünü görerek büyüyen erkek çocuğun iç dünyası, okul katliamlarına giden yolun başlangıcıdır.
Failin Discord'da saldırıdan saatler önce paylaştığı mesaj yalnızca bir ayrıntı değil, bu kuramın doğrudan kanıtıdır: "Bugün tamamen tükendim. Öz babam beni boğmaya ve öldürmeye çalıştı." Saldırının tetiğini çeken el, çocukluğunun ilk şiddetini annesine değil kendisine çeviren bir babanın evinde büyümüştür.
Erkek çocuk, babasından "erkek nasıl olur" değerini alır. Babadan şiddeti gören çocuk, haksızlığı ve adaletsizliği, zulmetmeyi içselleştirir. Baba, ailesini geçindirmek için emeği ve alınteri ile çalışıyor ancak mafyatik ve yasadışı yollarla evini geçindiren ve cezasız kalanlar karşısında iktisaden güçsüz kalıyorsa çocuğun öğrendiği babasını küçümsemek ve ahlaksızlığın cezalandırılmadığı tersine ödüllendirildiğidir.
Türk toplumunda yerleşmiş bir refleks, ailenin bu şartlar altında bile "korunması" gerektiğini söyler. "Aile bozulmasın, çocuklar yetim kalmasın, birliktelik sürsün." Bu refleksin masum niyeti vardır, kabul edelim; ama sonucu felakettir. Kadının yıllarca şiddete katlandığı, çocukların da bu şiddete daimi şahit kılındığı bir aileyi "korumak" — aileyi korumak değildir; aileyi çürütmektir. Ailenin kutsallığının altını oyan, aile içindeki şiddetin kendisidir. Kadına şiddete sıfır tolerans, tam da bu nedenle liberal bir söylem değil; Türk milli aile yapısının korunmasının önkoşuludur. Aileyi korumak ve kurtarmak isteyenin ilk yapacağı iş, kadına yönelen eli kırmaktır. Aksi halde "aile" diye muhafaza edilen şey, hukuksuzluğun ve zulmün içeriden yeniden üretildiği birer istibdat fabrikası haline gelir.
Ailenin kutsallığı bir nostalji değil, medeniyet şartıdır. Aile çöktüğünde erkek evlat değer aktarımı olmadan büyür; ekinsel boşluğa düşer. O boşluğu ise gayrımilli ve birliğimize aykırı arayışlar doldurur.
Yetişen Köksüz Kuşaklar
Ailenin değer aktarımı eksik kaldığında imdada çevre yetişebilir: Mahalle, arkadaşlar, okul ve öğretmen, millet bilinci, ortak ahlaki değerler. Ne yazık ki bugün Türkiye'de bu çevre sistematik olarak aşındırılmıştır; artık devlet kimsesizlerin kimsesi değildir. Bir nevi köksüz kalmış bu yeni nesiller, iki kuşaktır yitirdiğimiz değerlerin bir çıktısıdır.
Millet ve Türklük bilinci. Cumhuriyet pedagojisinin tasfiyesi, tarih müfredatının kafa karıştırıcı bir kolaja dönüştürülmesi, milli bayramların sönükleştirilmesi, Türklüğün kendisinin kamusal alanda sıkıntıyla telaffuz edilir hale gelmesi. Neye ait olduğunu bilmeyen çocuk, hiçbir şeye ait olamaz.
Hakka inanç. Burada yalnızca dini değil, adalete olan inancı kastediyoruz. Suçlunun cezasız kaldığı, ahbap-çavuş ilişkilerinin devletin kapılarını açtığı, liyakatsizliğin yükselişin tek yolu olduğu bir ülkede çocuğun öğrendiği, zulmetmenin ve haksız kazancın cezalandırılmadığıdır. Kamu adaletine ve devlet kurumlarına inanç çöktüğünde, şahsi intikam ve kabilecilik doğal refleks haline gelir. Okula silahla gelen çocuk, belki de bu refleksin en uç tezahürüdür; ancak aynı refleks günlük hayatta trafikte, alışverişte, iş yerinde, sosyal medyada çoktan normalleşmiştir.
Saygı. Büyüğe, öğretmene, devlete, topluma, birbirine saygı. Sınıfta öğretmenini döven çocuklar, seçim gecesi polise taş atan gruplar, mahkemelerin vereceği kararları satın alabilenler ve daha niceleri birbirine bağlı bir saygısızlık silsilesinin halkalarıdır. Çocuklarımız bu yolsuzlukları her gün seyrederek büyümektedir.
Ahlak. Dürüstün enayi yerine konduğu, emek sarfetmeden zengin olmanın alkışlandığı bir kültürel iklim. Enflasyon Eliyle Sessiz Servet Transferi yazımızda işlediğimiz ahbap-çavuş kapitalizmi, aslında ahlaki bir kaymanın iktisadi yüzüdür. İş dünyasında ihaleyi kazanmanın liyakatten değil siyasi yakınlıktan geçtiği bir ülkede, çocuk okul bahçesinde de aynı denklemi kurar: "Güçlü olan, bağlantılı olan, zorbalık eden kazanır."
Aile. Çekirdeği bozulmuş aile, çevrenin de çöktüğü bir ülkede tek savunma hattıdır. O hat da düşmüş durumdadır.
Peki bu beş kökün yerine ne kondu? Kültürel boşluğu dolduran şey, evlere salonun başköşesinden giren bir zehir: Şiddeti yücelten mafya dizileri. Türkolog Prof. Dr. Zülfikar Bayraktar'ın tespitiyle, mafya temalı yapımlarda sorunların çözüm yolu olarak şiddetin öne çıkarılması, genç bireylerde "güçlü olan haklıdır" algısını pekiştirmektedir. Mafya dizileri, içerdikleri aşırı şiddet görüntüleri ve verdikleri açık ve örtülü mesajlarla yasadışılığı ve sosyopatiyi özendirmekte, hatta meşrulaştırmaktadır. Mesajların tekrarlayan şekilde ve sürekli olarak kuvvetli biçimde verilmesi, gençlerin bu dizilerdeki karakterlere özenerek çevrelerine zarar verecek davranışlar geliştirmelerine neden olabilmektedir. Aynı araştırmanın altını çizdiği iki tespit daha kritiktir: dizilerde emek harcamadan elde edilen büyük servetler ve gösterişli yaşam tarzları, toplumda yanlış bir başarı algısı oluşturmaktadır; mafya dizilerinde devlet kurumlarının yetersiz ya da etkisiz gösterilmesi, hukuk devleti anlayışını zedelemektedir. "Kendi adaletini kendin sağla" mesajı, toplumsal düzen açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
Kurtlar Vadisi, Çukur, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Sen Anlat Karadeniz, Ramo, vb. sayısız dizi. Her birinde kahraman "racon kesen" adamdır; her birinde devlet ya yoktur ya yetersizdir; her birinde servet alın terinden değil, şiddetten ve vurgundan gelir; her birinde kadın ya ikinci plandadır ya dayak yemektedir. Bu "kahraman”lara özenerek yetişmiş bir kuşağın okul kapısından silahla içeri girmeye öyküneceği öngörülemez bir tablo değildir. Bu içerikler şiddeti doğrudan üretmez; ancak şiddete giden yolun zeminini döşer. Biz bu faili, evvela televizyonda, sonra sokakta, sonra devletin ahbap-çavuş düzenini işlettiği kurumlarında yıllarca kendi ellerimizle yetiştirdik.
Dijital Kuşatma Altındaki Türk Gençleri
Ailenin ve milli-ahlaki çevrenin bıraktığı boşluğu bugün kontrolsüz dijital mecra dolduruyor. Kahramanmaraş okul katliamı failinin dijital imzası bu çerçeveyi çarpıcı biçimde özetliyor.
Failin WhatsApp'ında Elliot Rodger'ın bulunması tesadüf değildir. Rodger, 2014'te Isla Vista'da altı insanı öldürüp intihar eden, 141 sayfalık manifestosunda kadın düşmanı ve toplum düşmanı bir dünya görüşü ilan eden bir Amerikalıdır. İşlediği cinayetler, intiharı ve manifestosu, incel ve "manosphere" altkültürü üzerinde erken bir etki olarak anılır. Ölümünden bu yana Amerika ve Kanada'da bir dizi kopya saldırıya ilham olmuştur. Amerikan kültürel kodunun ürünüdür; Türkiye ile, Türk tarihiyle, Türk kimliğiyle hiçbir bağı yoktur. Türk kimliğinin tanımadığı bir katil tipolojisidir.
Saldırıdan sonra küresel şiddet ekosistemi onu da kendi "aziz”leri arasına ekleyecek; yarın bir başka ülkede bir başka çocuk, Kahramanmaraş failinin görselini profiline koyacak. Zincirin halkaları böyle uzar gider.
Bu tek gözlem, meselenin en çarpıcı boyutunu ortaya koyuyor: Türkiye'de artık milli bir zehir değil, küresel bir zehir üretiliyor; Türk çocuğu, yabancı bir kültürel ağın içinde yabancı bir kimlikle silahlanıyor. Bu salt bir teknoloji sorunu değildir; bir ekinsel egemenlik sorunudur.
Hürriyetten Uzaklaşırken: Dijital Otokrasi yazımızda Arendt, Varoufakis ve Habermas üzerinden kurduğumuz çerçeve tam burada işliyor. Arendt'in totaliter rejimlerin önkoşulu olarak tarif ettiği "atomize edilmiş, köksüzleştirilmiş ve yalnızlaştırılmış birey," bugün fiziken kalabalıklar içinde ama ruhen yapayalnız büyüyen Türk çocuğunun tanımıdır. Varoufakis'in tekno-feodalizminde bu çocuk artık bir dijital serftir; kendisini algoritmaların yönlendirdiği forumların içinde bulur ve "ait hissettiği" ilk yere tutunur. O yer Türk değildir; Türk'ün yararına değildir; Türk'e karşıdır.
Eskiden Türk çocuğunun aidiyet mekanı vardı: Mahalle, kahvehane, okul arkadaş grubu, akşam sofrası, büyük ailenin toplandığı bayram günleri. Bu mekanlar 90'lardan bu yana aşındı. Yerini tek bir alan aldı: Telefon ekranı. O ekranın gayrımilli içeriği, milletin büyük anlatısını dışlayıp kendi üretmediği ve denetleyemediği bir küreselin içine çocuklarımızı götürüyor. Topraklarımızı 20. yüzyılda elimizde tutmayı başardık; 21. yüzyılda çocuklarımızın zihnini tutamıyoruz.
Milli Ahlak Uyanışı Şart
Politika önerileri tek başlarına bu derinlikte bir çürümeyi geriye sarmakta yavaş kalacaktır. Asıl gereken, ahlaki bir uyanış ve duruştur. Bu duruşun dört cephede aynı anda sergilenmesi gerekir.
Devletin en temel görevi masumu korumaktır; bu görevin terk edildiği bir devlet, egemenliğini yitirmiş demektir. Görevini ve sorumluluğunu ihmal eden devlet kurum ve yetkilileri de tıpkı suçlular gibi cezasız bırakılmamalıdır. Suça sürüklenen çocuk kavramı yok edilmelidir; 14 yaşında katil olabilen, 14 yaşında hesap da verebilmelidir.
Aile, değer aktaran bir kurum olduğunda kutsaldır. Başka halinde yalnızca işlevsiz, delik bir damdır. Ailenin restorasyonu bir nüfus politikası değil, bir ahlak meselesidir. Baba, oğluna aktardığı değerler ölçüsünde babadır. Aktarılacak değerler kadim ve millidir: Mağduru koru, arkadaşını koru, çevreni koru, aileni koru, milletini ve vatanını koru. Bu değerler Türk halkruhunun bozkırdan bugüne taşıdığı özdür; Cumhuriyet'in omurgasıdır. Bu değerlerin yerine konan yeni şiarlar ise bellidir: “Güçlü olan haklıdır”, “emek sarfetmeden zengin olunur”. Kadına şiddete sıfır tolerans, Türk ailesinin kendini kurtarmasının önkoşuludur. Aileyi kurtarmak isteyenin önce kadına yönelen eli kırması gerekir.
Millete ve hakka inanç yeniden tesis edilmelidir. Çocuğun köksüzlüğü tesadüfi değildir; sistematik bir aşındırmanın sonucudur. Türklük bilinci, adalete inanç, kamu ahlakı, ortak kahraman, ortak ilke ve ülküler, çocukları topluma ve vatana bağlayan temel yapıtaşlarıdır. Bu yapıtaşlarının yerine racon kesmenin, hak hukuksuzluğun, emek harcamadan köşeyi dönmenin konduğu bir kültürel mimariden öğretmenini, okulunu ve milletini seven bir nesil çıkmaz. RTÜK, siyasetçi eleştirisi yapan bir programı susturmayı bırakıp asli görevine dönmelidir: Türk milletinin evine şiddeti ve yozluğu taşıyan yapımları milli bir bakışaçısı ile denetlemek. Cumhuriyet'in akıl-bilim-erdem omurgası, 2026'nın diliyle, popüler kültürün kılcal damarlarına yeniden işlenmelidir. Ekinsel yozlaşmayı reddetmek, gerçek muhafazakarlıktır.
Dijital mecra bir savaş alanıdır, önemli bir cephedir. Gayrımilli içeriklerin kökü kazınmalıdır. Çocuğumuzun odasına Elliot Rodger girebiliyorsa, orada ne Türk ailesi vardır ne Türk devleti. Manosphere, incel kültürü, aşırı şiddet içerikleri ve benzeri gayrımilli dijital akımlar; bunlar bir "ifade özgürlüğü" tartışmasının konusu değildir. Çocuk güvenliğinin meselesidir. Bir ülke, kendi çocuklarının zihinsel egemenliğini başka bir kültürün radikallerine teslim edemez. Avustralya'nın 2024'te hayata geçirdiği 16 yaş sosyal medya sınırı modeli bize önemli bir örnek teşkil etmektedir. Platformların Türk çocuğunun ruhuna ve milli kimliğine etki eden içeriklerinin düzenlenmesi, "içerik moderasyonu"nun ötesinde, milli egemenliğin dijital cephesidir. Türk'ün evi Türk'ün değerleriyle ayakta kalır; yabancı kültür ve ideolojilerin müstemlekeleştirdiği ev, içeriden çökmeye mahkumdur.
Kahramanmaraş okul katliamı, ne yazık ki yaklaşık otuz yıldır aileyi, milleti, hakka inancı, ahlakı ve Türklüğün köklerini sessizce aşındıran bir toplumsal bozunma ve çözünmenin bedelidir.
Bu gidişatın durdurulması tek bir yasa, tek bir politika, tek bir teknik tedbirle mümkün değildir. Ahlaki bir duruş ve milli bir uyanış gerekmektedir. Bir yeniden inşa ve diriliş ülküsü olarak Aile, Hürriyet, Vatan olgularını kendimize kutup ve şiar edinmeliyiz. Aksi halde içinde bulunduğumuz bu vaziyetin bedelini ödemeye ne yazık ki devam edeceğiz.