Türklüğün Özü ve Medeniyet Maskeleri: Spengler'ci Bir Bakış ve Geleceğimiz
Parçalanmış Ülke Efsanesi
Samuel Huntington, Soğuk Savaş sonrası dünyayı medeniyetler etrafında haritalandırırken Türkiye'yi meşhur biçimde "parçalanmış bir ülke" olarak damgalar: Kendini Batı'ya bağlamak için can atan ama İslami ve Ortadoğulu mirası tarafından sürekli geri çekilen, medeniyetsel bir şizofreni içinde sıkışıp kalmış bir toplum. Bu, Türkleri coğrafyanın edilgen kurbanları olarak ele alan kötümser bir teşhistir; Türklerin içinde bulunduğu durumu medeniyetler arasında kalıcı biçimde askıda kalmış ve felç olmuşçasına gösterir. Oysa Oswald Spengler'in Batı'nın Çöküşü adlı eseri çok daha zorlu ve nihayetinde çok daha isabetli bir çerçeve sunar: Spengler için milletler, her biri kendine özgü bir iç üsluba ve belirli bir yaşam eğrisine sahip canlı organizmalardır.

Öz ve Maskeler
Huntington’ın statik görüşünün aksine, Spengler'in merceğinden baktığımızda, Türk milletini parçalanmış ve sürüklenen bir durumda addetmek doğru olmaz: Türklerin tarihte çeşitli medeniyet havzalarına çeşitli sıklıklarda girip çıktığı, bunu yaparken çıkarını gözettiği, ve dahil olduğu medeniyet havzalarında edilgen sakin olmadığı, tersine kimi zaman bina kimi zaman dikte ediciler, uyarlayıcılar ve örgütleyiciler olduğunu gözlemleriz. Bu çeşitli medeniyet havzaları arasında; idarede Roma-Bizans emperyal idaresi ve İrani saray kültürü, hukukta ve dinde İslami fıkıh, askeriyede ise Türk-Moğol geleneği olarak sayılabilir. Farklı zamanlarda değişken kuvvet ve ölçeklerde bunlar birer “maske” olarak yeniden biçimlendirilerek giyilmiştir. Burada düşmememiz gereken temel yanılgı, maske ile yüzü karıştırmaktır. Türklerin medeniyetler arasında kendilerini savrulmadığı; yalnızca geniş bir maske seçkisine sahip olduğu savunulabilir.
Yine Spengler’ci bir tanım ile, medeniyetlerin en temelinde Spengler’in “ırk” olgusu yatar. Ancak burada çizgiyi Spengler'in "ırk" kavramını iyi idrak etmek gerekir; çağdaş okuyucular bunu çoğu zaman yanlış yorumlamaktadır. Spengler'ci anlamıyla ırk, biyolojik bir tekdüzelik ya da kaba bir etnik saflık doktrini değildir; hayata karşı ortak bir duruş, birleşik bir dünya görüşünü (Weltanschauung) kastedilir. Bir topluluk, ortak bir dünya görüşü, tarih ve kader birliği sağladığında Spengler’ci anlamı ile bir “ırk” olarak addedilir. Türk tarihini ve halkruhunu (Volksgeist) biçimlendiren öz, bozkır kültürüdür. Bu kültürün temeli, kıtlığın, mesafenin ve her yönden daimi tehditlerin belirli bir sosyopolitik zihni biçimlendirdiği Avrasya'nın amansız enginliklerinde dövülmüş bir içgüdüdür. Bu kültür, çekirdek aileyi, hürriyeti ve milleti kutsar. Bunun yanı sıra, böylesi değişken bir coğrafyada manevra kabiliyeti hayatta kalmak ile eşdeğerdir, katılık ve esnek düşünmezlik ise ölümdür.
Halkruhun Sesi: Hürriyet
Bozkır kültürü olarak addettiğimiz bu Türk halkruhu, soyut bir kavram değildir; egemenlik, boyuneğmezlik ve kendi kaderini tayin hakkı içgüdüseldir ve tarih boyunca yaşayan bir olgudur: 16. ve 17.yy’da devlet baskısına ve adaletsizliğe karşı direnen Celaliler ve Yörükler merkezi otoritenin dayattığı ağırlıklar altında ezilmek yerine dağlara, uçlara, kendi hürriyetlerine çekildiler. Bu bir anarşi değil, boyuneğmez bir iradenin ve adaletsizliğin karşında duruşun bir ifadesiydi. 20. yy’da ise, İmparatorluk çökerken işgal orduları Anadolu'nun kalbine kadar ilerlediğinde, aynı ruh Kuvayı Milliye olarak yeniden doğdu; Ege'nin Efelerinde, Orta Anadolu'nun Seymenlerinde somutlaştı. Bunlar düzenli ordu kuvvetleri değildi; devletin bir bürokratik emriyle değil, Türk halkruhunun en derinden gelen refleksiyle harekete geçmişlerdi. 21. yüzyılın Türk milliyetçileri için bu ruh, hem kök hem de rotadır. Yeni Türk milliyetçiliği bu özgürlük damarından beslenecek ve onu sistematik bir devlet felsefesine dönüştürecektir.
Üç Tarz-ı Siyaset ve İki İflas
Dolayısıyla, Türk’ün özünü oluşturan değerlerin milletçe halkruhu vasıtasıyla günümüze dek taşındığı, üzerinde ise giydiği çeşitli maskelerin ve kimliklerin olduğu bir toplumsal yapıdan söz ediyoruz. Ancak maskeler çok uzun süre takılı kaldığında, taşıyıcısına sahip olma ve özünü unutturma tehlikesini barındırır. Yüz yılı aşkın bir süre önce Yusuf Akçura, tam da bu kimliksel ikilemi Üç Tarz-ı Siyaset’te etraflıca anlatmıştı: Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. Her biri devlet ve millet için birer hayatta kalma stratejisi idi. Akçura, Türkçülüğün en rasyonel ve en doğru seçenek olduğunu savundu. Tarih, onun vardığı sonucu kanlı biçimde doğruladı. Türkiye'nin geleceği ve Türklerin refahı, daha önce iflas etmiş Ümmet'in ya da Osmanlıcı çoğulculukta kesinlikle yatmamaktadır.
İslamcı Ümmet idealini denedik ve feci biçimde başarısız olduk. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı halifeliği kutsal Cihat ilan ettiğinde, devlet medeniyetsel bir dayanışma bekliyordu. Bunun yerine arkadan bıçaklandık. Araplar halifenin çağrısını açıkça reddetti, İngiliz İmparatorluğu ile ittifak kurdu ve Orta Doğu'nun çöllerinde Türk askerlerini uykularında katletti. İslam kimliği, ulusal çıkarların, milli benliklerin ve ruhların önüne geçemedi.
Balkanlarda devlet, çökmekte olan İmparatorluğumuzu kapsayıcı bir kimlikle bir arada tutmaya yönelik çaresiz bir girişim olan Osmanlıcılık’ta Türk milletinin çıkarlarına aykırı olmasına rağmen diretti. Sonuç, mutlak bir yıkım oldu: Gayri Türk anasır isyan ettiler, yabancı güçlerle işbirliği yaparak bizim topraklarımızdan kendilerine yeni vatanlar yarattılar. Türklerin asırlarca yurdu bildiği, kimi yerlerde çoğunluğu kimi yerlerde köklü bir azınlığı oluşturduğu Balkanlardaki Türk varlığı yok edildi. Milyonlarca Türk can verdi; geri kalanlar perişan halde Anadolu'ya iltica etti.

Son Kale: Anadolu
Bugün son derece romantik biçimde "Türk-Kürt-Arap" sentezi olarak pazarlanan çoğulcu ülkü de en az bu iki geçmiş deneyimimiz denli yıkıcıdır ve nafiledir. Geçmişte yaşadığımız bu iki kıyamet ve afet örnekleri, bizler için birer derstir.
Bizi yok olmaktan kurtaran belki de en büyük şansımız, Balkanlar ve Anadolu olmak üzere iki anayurda sahip olmamızdı. Yitirdiğimiz Balkanlardan sığınabileceğimiz Anadolu’muz vardı. Bugün Anadolu, Türk’ün ve Türklüğün son kalesidir. İşte tam da bu nedenle, geçmişte yapılmış hatanın birebir aynısı olan "kapsayıcı" ve “çoğulcu” çerçeveyi bugün “Türk-Kürt-Arap" adı ile yeniden pişirerek bu oyunu Anadolu’da oynamak jeopolitik bir intihardır. Özünde demografik ve siyasi parçalanma olan bu hülyaya kapılırsak, göç edecek başka bir anayurdumuz yoktur. Bu, kabul edilemeyecek kadar büyük bir kumardır.
Özün Galebesi: Milli Devrim
Cumhuriyet'in kuruluşu, bu romantik hezeyanların kesin ve nihai reddiyesiydi. Tıpkı Japonya'daki Meiji Restorasyonu gibi, Türk Devrimleri kültürel bir öznefret (selbsthass) eylemi değil; milli egemenliğin yeniden tesisi için olağanüstü koşullarda uygulanmış acil tedbirlerdi – İşgalci tehditlere karşı silahlanma saiki ile (1) teknikte Batılılaşma, (2) özde ve ruhta Türkleşme. Yusuf Akçura'nın mantığını izleyerek, Osmanlıcılığın ve İslamcılığın yıpranmış ve işlemez maskelerini soyup attı; Türklüğü mutlak merkeze yerleştirdi ve yabancı medeniyet formlarının Türk milletinin çıkarına uygun olanlarını milli ilerlemenin salt araçlarına indirgedi. Bu Milli Devrim’in başarılı olduğu aşikar: 1930’ların iktisadi, sınai ve ekinsel atılımlarıyla, kurulan güçlü kurumlarıyla Türkiye ve Türk milletinin dönüşümünü ateşleyerek onu mamur kıldı ve çağı yakalamasını sağladı.
Maskelerin İsyanı
Bu noktada tüm vatansever Türkler için derin bir huzursuzluk uyandıran şu soruyu sormalıyız: Bu başarıya rağmen, ulus-devlet paradigmasının dışına çıkarak asli unsur olan Türklük özünü baskılamayı amaçlayan aktörlerin öncelediği bu maskeler, neden ve nasıl kendilerine toplumda karşılık buldu? Türklük özünün İkinci Dünya Savaşı ve hemen ardından Soğuk Savaş'ın ağır gerilim yükü altında geçirdiği onlarca yıl, halkruhunda bir kırılganlık penceresi açmış olabilir mi? Nitekim özün üretici gücü dorukta değilken; evrenselci vaatler, ümmetçi teselliler ve liberal-küreselci çözülme reçeteleri en kolay zemin bulur. Merkez müzakere edilebilir hale geldiğinde bizi, kimliğimizi ve benliğimizi tanımlayan sınırlar, vatandaşlık, eğitim, ekonomi ve egemenliğin anlam bütünü sosyopolitik bir savaş alanına dönüşür. Bugün içinde bulunduğumuz şerait, budur.
21.yy’da Yeni Türk Milliyetçiliği
Bu tarihsel ve felsefi arka plan, bizi 21.yy’ın sert gerçekliği ile yüzleştirmelidir. Kutbumuzu yeniden bulmak adına, 21.yy’da yanıtımız Türkçülük olmalıdır. Yeni Türk milliyetçiliği ve ulusal muhafazakarlık, tümüyle rasyonalizm üzerine inşa edilmeli; bizi defalarca uçuruma sürükleyen romantik hülyaları kesin biçimde reddetmelidir. Bu minvalde;
- Devlet, hiçbirine teslim olmaksızın birden fazla medeniyetsel dilde konuşabilme kapasitesini yeniden oluşturmalı; ancak milli benlik, öz ve egemenlik erozyonuna neden olacak hiçbir bağımlılık kabul etmemelidir.
- Milli kimliğimizi seyreltmeye çalışan her türlü kitlesel nüfus hareketine karşı amansız bir direnç göstermek milli bir mesele olarak hem devlet hem STK hem de toplum dikeyinde önemsenmeli ve önceliklendirilmelidir.
- Vatan, demografik yahut sosyolojik bir laboratuvar ya da deneme tahtası değildir. Bu gibi toplum mühendisliği projelerinin bedeli cihana hükmetmiş İmparatorluğumuzun sonu, Türklerin kıyımı ve sürgünü olmuştur. Tarihten ders çıkarmak suretiyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin asli görevi, çekirdek Türk nüfusun kültürel ve sayısal üstünlüğünü korumaktır. "Entegrasyon" adı altındaki demografik intihar projeleri derhal terk edilmelidir. Türklüğün seyreltilmesi, kalenin içeriden teslim edilmesidir.
Maskeler yalnızca Türk milletinin bekasına, onuruna ve refahına hizmet ettikleri sürece meşrudurlar. Bir maske Türk özüne hizmet etmiyorsa, tereddütsüz biçimde çıkarılıp atılmalıdır.
Özünü unutan milletler, kaçınılmaz olarak başka medeniyetlerin bir müstemlekesi haline gelirler. Bizi yönlendirecek kadim bir tarihsel belleğe, Balkanların acı ders ve derin yaralarına, Cumhuriyet'in akılcı mirasına sahibiz. Tarih bize ikinci bir Anadolu vermeyecek. Bunu bilen bir millet olarak, özümüzü hem kalkan hem pusula olarak taşımalıyız. Yolumuz, özün ve aklın emrettiği Türklük yoludur.