Savaş “Tamam mı Devam mı” Sorusu ve Meşruiyet Kazanan Çin
Trump ateşkes için görüşmelerin sürdüğünü iddia ediyor, İran ise yalanlıyor. Türkiye başta, arabulucular taraflar arasında mekik dokuyor. Çin de bir yandan herkesin zararı üzerinden kendine kar devşiriyor.
Son 72 Saat: Keskin U-Dönüşleri ve Ani Geri Vitesler
22 Mart akşamı “kazanmak üzereyken ateş kesmem” diyen Trump, 23 Mart sabahı saldırıları 5 gün erteledi. “Çok iyi ve verimli görüşmeler” dedi; İran ise görüşmeleri yalanladı. Piyasalar kime inanacağından emin değil; ancak petrol fiyatları sert düştü, borsalar yükseldi.
ABD’nin bu U-dönüşünün arkasında birden fazla olasılık var. Hiçbirinin kesin doğruluğunu bilmemekle birlikte, olgunlaşan verileri aklın ışığında tartmak mümkün. Asıl ilginç (ve bir o kadar da düşündürücü) olan ise bu kaosun içinde Çin’in sessizce ve sinsice herkesten çok kazanıyor olması.
Dört Olasılık ve Hesap Defterleri
1. Körfez Ülkelerinin ABD’ye Barış Baskısı
İran’ın Devrim Muhafızları ve Savunma Konseyi, güç santrallerine saldırı halinde Basra Körfezi genelinde enerji ve su arıtma tesislerini vuracağını ilan etti. Fars Haber Ajansı’nın yayımladığı hedef listesinde BAE’nin Barakah nükleer santrali bile var. Olası saldırılar İran’da ve Körfez genelinde geniş çaplı elektrik kesintisine yol açacak ve çöl ülkelerinin hayat damarı olan tuzlu su arındırma tesislerini devre dışı bırakabilir. Bu ülkeler için tuzlu su arıtma tesisi demek hayat demek.
Körfez Ülkeleri, ABD ve İsrail’in başlattığı bu maliyetli ve kendilerini doğrudan tehdit eden savaşın uzamasından hiç memnun değil. Bir çıkış yolu aramaktalar ve ABD’nin kendilerini hiç önemsemediklerine uyandılar. Bu uyanışta, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “ABD’ye mecbur değilsiniz, o size mecbur” çıkışının payını küçümsememek gerekir. Çin, bu karışıklıktan kendine meşruiyet ve güç devşiriyor.
2. ABD ve İsrail’in Hedeflerinin Farklılaşması
Trump “askeri açıdan bittiler” diyor; 2.500 ek deniz piyadesi ve amfibi harp gemileri bölgeye sevk ediliyor. Amaç Tahran’a yürümek değil ve mümkün değil; bu yarım milyon asker gerektiren bir fantezi olurdu. Nitekim ABD Savunma Bakanı Hegseth’in açıkça belirttiği üzere, “Bu bir rejim değişikliği savaşı değildir.”
O halde ABD için amaç ne? Kuvvetle muhtemel, Hürmüz’ün fiili kontrolü için zemin hazırlamak. İran Savunma Konseyi ise adeta gözdağı vererek İran kıyılarına olası bir saldırıda tüm Basra Körfezi’ne mayın döşeyeceklerini belirtti. Bununla birlikte, derinleşen çatışma ABD ile İsrail’in savaş hedefleri arasındaki çatlakları gün yüzüne çıkardı. İsrail rejim değişikliği istiyor; ABD ise seçmenine “zafer” olarak pazarlayabileceği bir çıkış arıyor. Bu iki hedef aynı savaşta birlikte yürümüyor.
3. Diplomatik Açılım ve Ara Çözüm Arayışı Yoklaması
Türkiye, Mısır ve Pakistan son iki gün boyunca ABD ile İran arasında ayrı ayrı mesaj taşıdı. Üç ülkenin dışişleri bakanları hem ABD Özel Temsilcisi Witkoff hem de İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile ayrı ayrı görüştü. Fidan, Pazar günü Witkoff’la bizzat görüştü; ABD, mesajlarının Tahran’daki tüm ilgili isimlere ulaşmasını sağlamak için birden fazla ülke üzerinden İran’a ulaşıyor. Middle East Eye, Türkiye’nin kısa süreli bir ateşkes için müzakere alanı yaratmaya çalıştığını ve Fidan’ın Witkoff’un yanı sıra Kushner dahil üst düzey ABD yetkilileriyle de görüşmüş olabileceğini yazdı. Bloomberg’e göre Türk Dışişleri, Fidan’ın mesaj taşıyıp taşımadığı sorusuna yorum yapmaktan kaçındı; ancak Fidan’ın Katar, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır, AB yetkilileri ve ABD ile görüştüğünü ayrı ayrı açıkladı.
Trump, İran’ın tüm uranyumunu ABD’ye vereceğini iddia etti. İran bunu reddetti. Gerçekte olan, Trump’ın iç siyasetteki çıkış kapısı arayışı; seçmenlere “zafer” olarak satabileceği bir anlaşma. Bunun nedeni diplomasiye olan inancı değil, savaşın maliyetinin giderek artması ve seçmeni giderek rahatsız etmeye başlaması.
4. İran ve ABD Bürokrasileri İçindeki Belirgin Çıkar Çatışmaları
Bu savaşı bitirmeyi zorlaştıran iki yapısal engel var; biri İran tarafında, diğeri ABD tarafında.
İran içi anlaşmazlıklar ve çokbaşlılık (ya da başsızlık): İran hükümeti, üst düzey siyasi ve askeri liderlerinin öldürülmesine rağmen ayakta kaldı ve misillemeye devam edebildi. Ancak ayakta kalmak ile müzakere edebilmek farklı şeyler. İran’daki liderliğin büyük kısmı öldürüldü. Hayatta kalanlar (Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, Meclis Başkanı Galibaf, Dışişleri Bakanı Arakçi) sivil otorite. Ancak savaşı fiilen yürüten Devrim Muhafızları. Sivil otoritenin müzakerede vereceği sözü Devrim Muhafızları’nı ne kadar bağlayacağı belli değil. Dahası İran, ABD’ye ismini vereceği diyalog muhatabının ABD olmasa bile İsrail tarafından öldürülmeyeceğinden emin değil. Bunun da ötesinde, İran’ın peşi sıra öldürülen liderleri emir komuta zincirinde ciddi boşluklar yaratarak İran bürokrasisindeki çeşitli aktörleri “başına buyruk” hareket eder kılmış olabilir. Bir nevi hücre yapısı gibi; hücreler birbirlerinden bağımsız hareket edebilir ve birbirleri ile çelişen kararlar alabilir. İran’da tam bir belirsizlik hakim.
ABD’nin içindeki Siyonist Musevi lobi: İran’ın iddialarına göre; ABD’nin savaşın 15. gününden itibaren ateşkese hazır, ancak Netanyahu ABD’yi devam etmeye bastırıyor. İsrail’in savaşı sürdürmek için kendi gerekçeleri var; ancak bunlar ABD’nin çıkarları ile örtüşmüyor. ABD, hedeflerini paylaşmadığı bir savaşı finanse etmemeli; nitekim Tucker Carlson, merhum Charlie Kirk gibi Amerikalı vatanperverler bu savaşa karşı duruyorlar. Nitekim Şubat 2026 anketlerine göre, Amerikan halkının da yalnızca %21’i İran saldırısını destekliyor; %49’u gereksiz ve pahalı buluyor.
Ancak ABD Senato ve Kongre’sinin pek çok üyesi İsrail lobisinden önemli destek alıyor, savaşı İsrail’in çıkarlarına hizmet olarak görüyor ve İsrail ve ABD’deki Siyonist Museviler tarafından ciddi biçimde fonlanıyorlar. Amerikan halkının isteklerine aykırı davranan milletvekilleri bunlar.
Özetle; Tahran’da konuşacak muhatap bulmak güç, Vaşington’da ise savaşı durduracak irade İsrail ve Musevi lobisi tarafından engelleniyor.
Sessiz Kazanan Çin
Çin, ateşkes müzakerelerinin ne içinde ne de dışında. Bu krizden en çok kar eden güç olduğunu savunabiliriz. Üç ayrı eksende, sessizce ve sistematik biçimde kazanıyor.
1. ABD’nin Yitirdiği Meşruiyet ve Bu Meşruiyete Talip Çin
Çin Ortadoğu Özel Temsilcisi Zhai Jun’un sözleri kilit: “Arap ülkeleri, özellikle Körfez ülkeleri, hak etmedikleri felaketlere uğradı. İran ile müzakereler sürerken ABD ve İsrail birdenbire çatışma kışkırttı; barışı arzulayan herkes derin bir hayal kırıklığı yaşadı.”
Bu sözleri Xi Jinping’in Körfez ülkelerine seslendiği “ABD’ye mecbur değilsiniz, o size mecbur” çıkışıyla birlikte okumak gerekiyor. Körfez monarşileri on yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altındaydı. Şimdi o şemsiyenin delik olduğunu ve ıslandıklarını gördüler. Çin, bu hayal kırıklığının tam ortasına yeni bir güç merkezi olarak konumlanıyor.
Bir meşruiyet transferi var; ABD savaşı körükledikçe Çin “sivil altyapıya saldırılmamalı, bu bir kırmızı çizgidir” diyor. ABD, Körfez müttefiklerinin enerji tesislerinin vurulmasına dolaylı olarak yol açıyor; Çin ise “biz sizi bombalamadık; onlar bombalarken biz yanınızdayız” mesajını veriyor. Bu, Pekin’in Körfez’le ilişkisini güvenlik ortaklığına doğru taşıyabilecek bir zemin.
2. Hürmüz’ün Fiili Kontrolü Çin’de
Daha önceki yazımızda, İran’ın Hürmüz’de seçici geçiş uyguladığını ve Çin bağlantılı gemilerin bu seçiciliğin başlıca yararlanıcıları arasında olduğunu ele almıştık. Şimdi resme eklenmesi gereken yeni parçalar var.
Hürmüz’den geçebilen gemilerin büyük çoğunluğu ya İran bayraklı ya da Çin bağlantılı. 21 Mart’ta sahte bayraklı bir LPG tankeri, Çin’i varış noktası göstererek Devrim Muhafızları kontrolündeki İran karasularından geçiş yaptı. Hürmüz Boğazı herkese kapalı; ancak Çin’e açık. Daha da önemlisi, İran’ın geçiş ücretini yuan cinsinden tahsil etmeyi değerlendirdiğine ilişkin raporlar, doların petrol ticaretindeki hegemonyasında küçük ancak bir o kadar da sembolik çatlaklar yaratıyor.
3. Çin’in İstihbarat Hasadı
Çin’in Liaowang-1 istihbarat gemisini bölgeye konuşlandırdığından önceki yazılarımızda söz etmiştik. Bu gemi, 6.000 km menzilli sensör ağıyla 1.200 uçak ve füzeyi eş zamanlı takip edebiliyor.
Çin yalnızca ABD’nin savaş kapasitesini izlemiyor; aynı zamanda ABD’nin diplomasi kapasitesini de izliyor. Hangi ülkeler ne kadar baskı yapınca Trump geri adım atıyor? Körfez’in kırmızı çizgileri neler? İsrail lobisinin Washington’daki etki mekanizması nasıl işliyor? Tahran’da kimin sözü geçiyor, kimin geçmiyor? Bunların hepsini canlı veriden öğreniyor, gözlemliyor. Askeri istihbarat hasadının yanında diplomatik istihbarat hasadı Çin’e gelecekteki kendi Ortadoğu stratejisi için paha biçilmez bir verikümesi sunuyor.
Çin, savaşın bitmesini de bitmemesini de aynı beceri ve etkinlikte kullanabiliyor. Ateşkes olursa: “Biz barıştan yanaydık.” Savaş sürerse: “Bakın ABD ne yapıyor.” Her senaryoda Çin kendini kazanacak tarafta konumluyor.
Türkiye’nin Arkabahçesinde Artan Kalabalık
Bu savaşın Türkiye açısından en rahatsız edici boyutu, ateşkes olsun ya da olmasın, sonuçlarının Türkiye’nin aleyhine işleyen bir denkleme dönüşme riskidir.
İsrail, on yıllardır hayalini kurduğu İran operasyonunu gerçekleştirdi; rejim değişikliği hedefine ulaşamasa bile İran’ın askeri kapasitesini ve nükleer altyapısını ciddi biçimde tahrip etti. İsrail’in saldırganlığı ve yayılmacılığı, Türkiye’ye ve Türkiye’nin arkabahçesi Ortadoğu’da Türkiye’nin yararına olmayan bir belirsizlik ve daimi çatışma riski yaratıyor. Bununla birlikte, Türkiye’nin hemen güneyinde, Lübnan’da, Irak’ta ve Suriye’de İsrail’in operasyonel yetileri ve derinliği genişliyor. Bu, Türkiye’nin bölgesel hareket alanını doğrudan daraltan bir gelişme.
Çin tek bir mermi atmadan üç cephede birden kazanıyor: Körfez’de meşruiyet, Hürmüz’de fiili kontrol ortaklığı, bölgede askeri-diplomatik istihbarat birikimi. Ortadoğu, Türklerin yaklaşık bin yıldır arkabahçesi. Çin’in bu coğrafyada kalıcı bir varlık ve nüfuz inşa etmesi, Türkiye’nin bölgesel ağırlığını göreli olarak zayıflatan bir süreç.
Rusya, savaşın doğrudan tarafı olmasa da İran’a istihbarat desteği sağlıyor; öte yandan ABD’nin Rusya petrol yaptırımlarını gevşetmesiyle enerji gelirlerinde nefes aldığını önceki yazılarımızda anlatmıştık. Moskova, hem İran’la müttefiklik ilişkisini koruyor hem de enerji piyasasındaki dalgalanmalardan faydalanıyor. Karadeniz ve Kafkasya’da, Rusya ile mevcut çıkar çatışmalarımız da bu tabloya eklendiğinde, resim daha da karmaşıklaşıyor.
Türkiye ile farklı biçimlerde çıkar çatışmaları bulunan, ilişkileri en hafif tabirle “belirsiz” olan bu üç güç (İsrail, Çin, Rusya), İran savaşının yarattığı açmazdan ayrı ayrı çıkar devşiriyor. Her biri Türkiye’nin arkabahçesinde nüfuzunu artırıyor. Her biri Türkiye etrafındaki jeopolitik belirsizlikleri derinleştiriyor; kimi bilerek, kimi yapısal dinamiklerin sonucu olarak. Bu, Türkiye için tehlike ve tehdit teşkil eden bir durum.
Fidan’ın son günlerde yoğun bir takvim ile gerçekleştirdiği mekik diplomasisi doğru ve gerekli. Türkiye, hem ABD hem İran tarafıyla konuşabilen nadir ülkelerden biri; bu pozisyonumuz değerli ve korunmalı. Ancak arabuluculuk başlı başına bir strateji değildir; bir araçtır. Türkiye’nin burada yalnızca köprü kuran bir aktör değil, kendi stratejik kazanımlarında direten bir aktör olması gerekiyor.