Sanayisizleşme Üzerine
Bugüne dek iktisadi kalkınmanın formülü belliydi: Tarımdan sanayiye, sanayiden hizmete. Bugün gelişmiş olarak addettiğimiz tüm müreffeh ülkeler, İngiltere, ABD, Almanya, İsveç, vd.; hepsi bu yoldan yürüdü. Köylü, fabrika işçisi oldu; fabrika işçisi orta sınıfı yarattı. Orta sınıf ise siyasi katılımı ve demokrasiyi berkitti. İngiltere’de imalatın istihdamdaki payı Birinci Dünya Savaşı öncesinde %45’e ulaşmış, ABD’de 20.yy’ın ortasında %25-27 bandına çıkmış, Almanya’da 1970 civarında ise %40’a yaklaşmıştı. Bu ülkeler sanayileşmelerini tamamladıktan sonra, yüksek gelir seviyelerinde hizmete geçti. Bu, 20.yy’ın su götürmez gerçekliği idi.
Dani Rodrik, bu kalıbın 21.yy’ın gelişmekte olan ülkeleri için artık geçerli olmadığını verilerle ortaya koydu: Bu ülkeler, sanayileşmelerini tamamlamadan sanayisizleşmeye başlıyordu. Rodrik bunu “erken sanayisizleşme” olarak adlandırdı. Bugünün gelişmiş ekonomileri bu dönemece girerken, kişibaşına düşen gelir düzeyleri bugün bu dönemece giren ülkelerden Brezilya’ya kıyasla yaklaşık 2 kat, Çin’e kıyasla yaklaşık 3 kat, Hindistan’a kıyasla yaklaşık 5 kat daha yüksekti. Bu ülkelerin sanayileri, milletlerini bugünün gelişmiş ülkelerine görece zenginleştirmeden küçülmeye başladı.
Neden bu kadar önemli? Çünkü imalat sanayi diğer sektörlerden yine Rodrik’in atfettiği üzere “koşulsuz yakınsama” gibi dikkat çekici bir özelliğe sahiptir. Koşulsuz yakınsama, bir ülkenin politik durumu, kurumların oturmuşluğu, jeopolitik koşulları her ne denli elverişsiz olursa olsun; o ülkenin imalat sektöründeki emek verimliliğinin bu elverişsiz koşullardan bağımsız olarak küresel ortalamaya yakınsama eğilimidir. Bu, başka hiçbir sektörde gözlemlenmeyen bir olgudur. Tarım ve hizmet sektöründe böylesi kuvvetli bir yakınsama mekanizması gözlenmemiştir. Buradan yola çıkarak, üretimin ülkeleri varsıllaştıran ana kanal olduğu savunabiliriz. Erken sanayisizleşen ülkeler, bu ana kanalını yitiriyor. Rodrik’in ifadesiyle: “Daha az sanayileşme, gelecekte daha az büyüme mucizesi demektir.”
Bu ampirik bulgulara paralel olarak, Rodrik ile Stiglitz’in birlikte kaleme aldığı “Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Yeni Bir Büyüme Stratejisi” başlıklı makalede sorunun daha da derinleştiğini görüyoruz; üretim artık beceri ve sermaye yoğun, eskisi gibi kitlesel istihdam emen bir sektör değil. Gelişmekte olan ülkelerin ucuz emek avantajı günümüzde geçerliliğini yitirir durumdadır. Üstelik jeopolitik rekabet ve küresel ticaretteki gerileme, ihracata dayalı sanayileşme stratejisini de giderek zorlaştırmaktadır. Bir ülke bugün sanayileşmek istese bile, yirmi yıl öncesine kıyasla çok daha geniş ve derin bir hendeği atlamak zorunda.
İmalattan İnşaata ve Hizmete Kayan Türkiye
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Sümerbank’tan Karabük Demir-Çelik’e uzanan devlet fabrikaları, Türkiye’yi bir sanayi toplumuna dönüştürmenin ilk adımlarıydı. 1960’larda ithal ikameci planlı kalkınma, 1980’lerde ise Özal’ın ihracat ile büyüme hamleleri bu imalatçı temeli güçlendirdi. Ne var ki 2000’lerden itibaren büyümenin ağırlık merkezi imalattan inşaata ve hizmete kaydı.
UNCTAD verilerine göre imalatın toplam istihdamdaki payı 2007’de %36,8 iken 2017’de %30,6’ya geriledi. Sanayinin GSYH katma değer payı 2023’te %28,4 iken 2024’te %25,9’a düştü. Hizmetler sektörü ise GSYH’nin %59’unu oluşturuyor. İmalat PMI’ı Şubat 2026 itibarıyla art arda 23 aydır daralmakta; imalat istihdamı ise 15 aydır kesintisiz düşmekte. Kapasite kullanım oranı %73,5 ile AB ortalamasının (%77,8) ve ABD ortalamasının (%76,2) altında. 2025 büyüme verisinde inşaat %10,8 ile çift haneli büyürken sanayi %2,9’da kaldı, tarım ise %8,8 küçüldü.
İnşaatın büyümesi tek başına kötü olmamakla birlikte; asıl sorun, kısıtlı sermayemizin ve girişimci ruhlarımızın imalattan inşaata kaymasıdır. İnşaat sektörü üzerinden ilerleyen ahbap-çavuş düzeni aracılığıyla kolay para kazanma imkanı, imalatçıyı küstürmekte ve Türk girişimcilerine milletin yararına olmayan teşvikler (imar rantı, kamu ihaleleri, vb.) sunmaktadır. İnşaat sektöründeki büyümeye rağmen, Türkiye’nin yapısal konut açığı artmaktadır ve son yıllarda yeni konut üretimi yıllık talebin ancak yarısını karşılayabilmiştir.
İmalattan uzaklaşmak ve sanayisizleşmek, giderek bir “belirsizlikler çağı” olmaya yüz tutan 21.yy’da ciddi bir risktir: Çin Virüsü Salgını, Rusya-Ukrayna Savaşı, İran Savaşı gibi krizler, küresel tedarik zincirlerinin ne denli hassas ve kırılgan olduğunu tekrar tekrar ortaya koymaktadır. Türk milletinin taleplerini ve tüketim ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına tedarik zincirimizi güven altına almamız gerekmektedir. Bunu sağlamanın önemli bir etmeni de yerli üretimi güçlü kılmaktan, sanayisizleşmeyi önlemekten geçmektedir.
Sanayisizleşmenin bedelini en somut gösteren güncel örnek Almanya’dır. Nükleerini kapatan, sanayisini Rus gazına bağlayan Almanya dört yıldır üst üste küçülen bir sanayiyle boğuşuyor. BDI Başkanı tabloyu “Federal Cumhuriyet tarihinin en derin krizi” olarak nitelendirmiştir. 2024’te imalatta 120.000 iş kaybolmuş olup; Ocak 2026’da sanayi üretimi yıllık %1,2 düşmüştür. Elektrik ve doğalgaz fiyatları 2022 ve 2025 arasında sırasıyla %14 ve %74 artmıştır. Volkswagen, 87 yılın ardından ilk kez fabrika kapatmıştır. BASF, üretimini Çin ve ABD’ye kaydırmakta olup, ThyssenKrupp tesislerini kapatmaktadır. Alman sanayicileri kendi ülkelerinden kaçıyor. Bu, bilinçli bir enerji ve sanayi politikası hatasının bedelidir.
Sanayisizleşme yalnızca iktisadi değil, toplumsal bir yıkımdır. İmalat orta sınıfı yaratır; imalatın yokluğunda işinden ve gelirinden olan orta sınıf çöker, toplumsal yapı gevşemeye ve çözülmeye başlar, duyumsuzluk (apati) derinleşir. Türkiye’de bu duyumsuzluğun ve geleceğe dair ümitsizliğin işaretleri ne yazık ki belirgindir: Anketlere göre 15–24 yaş arası gençlerin yaklaşık %60’ı fırsat verilse yurt dışında yaşamayı tercih etmektedir. 2024’te 424.000’den fazla kişi Türkiye’den göç etmiştir ve bu kitle içerisindeki en kalabalık yaş grubu 25–29 yaşları aralığıdır. Bu sayının vahametini daha iyi anlayabilmemiz adına, koskoca Birinci Dünya Savaşı boyunca verdiğimiz şehitlerimizin toplam sayısı yaklaşık 400.000’dir. Tek bir yılda ülkeden ayrılan insan sayısının, dört yıl süren bir dünya savaşında verdiğimiz şehit sayısını aşması, ciddi bir milli güvenlik sorunu ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.
2021 yılından bir ankette ise gençlerin %62,5’i ülkeden ayrılmak istediğini belirtmiştir; MHP seçmenlerinde bile bu oran %69’dur. Üretemeyen ve geleceğini kendi ülkesinde görmeyen bir gençlik, milletin en kıymetli sermayesinin kaybıdır. Geçim darlığı, milli hisleri gevşetir ve toplumu kültürel emperyalizme karşı savunmasız bırakır.
Bu noktada keskin bir ayrım koymak gerekir. İthal ikameciliğini ya da ticaret karşıtlığını savunmuyoruz. Milletlerin egemenliğine saygı duyan, karşılıklı çıkara dayanan serbest ticaret ile ulus-üstü kurumlara yetki devri, milli bağımsızlığın aşındırılması ve kültürel dayatma birbirinden tamamen farklıdır. Üretemeyen millet tüketir, tüketen millet bağımlı olur; bağımlı toplumlar milli benliklerini yitirir, aile yapısından ve değerlerinden vazgeçmeye zorlanır. Ekonomik bağımlılık, siyasi bağımlılığa dönüşür.
Sanayi 4.0: Otomasyon ve “Yurdadönüş” (“Reshoring”)
Gelişmiş ülkelerdeki robot kullanımı, gelişmekte olan ülkelerdeki sanayisizleşmeyi hızlandırmaktadır. Otomasyon ve robotikteki yeni gelişmeler, üretimin gelişmiş ülkelere geri dönüşünü (“yurdadönüş” / İng.: “reshoring”) kolaylaştırmaktadır. Ucuz emekle üretim artık geçer akçe değildir; bir robot, herhangi bir millete mensup işçiden ucuza ve 7/24 çalışabilir.
ABD’de 2010’dan bu yana yurdadönüş ve doğrudan yabancı yatırım yoluyla 2,5 milyondan fazla imalat işi yaratıldı; bunun yarısı son beş yılda gerçekleşti. 2025 anketinde yurdadönüş gerçekleştiren üreticilerin %96’sı sonuçlardan memnun olduğunu belirtti. Yurdadönüşün temel motivasyonları arasında ise mühendisliğe yakınlık (%48) ve jeopolitik risk azaltma (%38) öne çıkmaktadır. Bu olgu, milli tedarik zincirlerini güven altına alma gerekliliği argümanımızı desteklemektedir. Peki bu üretim nereye, hangi koşullar altında geri dönüyor? ABD’ye, Çin’e, Japonya’ya; stratejik sanayi politikalarını etkin olarak uygulayan ülkelere. Yani Almanya’ya değil; Alman sanayicileri kendi ülkelerinden kaçıp Çin’e ya da ABD’ye yatırım yapıyor.
Atıl kalan ülkelerin akıbetine Brezilya iyi bir örnek teşkil etmektedir. İmalatın GSYH payı 1985’te %36 iken 2023’te %11’e dek gerilemiştir. Bununla birlikte, emtia ihracatının toplam ihracattaki payı 2000’de %41 iken 2020’de %56’ya tırmanmıştır. 1980’de Çin’in imalat katma değeri Brezilya’nın 2 katıyken, 2021’de 31 katına ulaşmıştır. Sanayisizleşmenin bedeli olarak Brezilya giderek emtia ihracatına daha da bağımlı hale gelmiştir. Bu, sanayisizleşmenin nihai uç noktasıdır: Katma değersiz hammadde ihracatçısına gerilemek, yani 21.yy’da müstemlekeleşmek. Üretemeyen ülkeler, kaynaklarını üreten ülkelerin dayattığı koşullara tabi olarak satmak durumunda kalmaktadır.
Çözüm, üretim açığını dengelemek üzere milli refahtan feragat ederek tüketimi kısmak değildir. Çözüm, kendi tüketimimizi kendi imalatımızla karşılama kapasitesini inşa etmek, robotiği ve yapay zekayı rakip değil milli sanayinin aracı olarak benimsemektir. Savunma sanayiimizde bunu zaten yapmış bulunuyoruz; aynı iradeyi sivil imalata taşımak hayati önem arz etmektedir.
Yeniden Sanayileşme: 21.yy'ın Zorunluluğu
Dünya, yeniden sanayileşme (İng.: “re-industrialisation”) çağına girmiştir. ABD, CHIPS Act ve Inflation Reduction Act gibi yasalar ile stratejik sektörlerde devlet desteğini girişimcilerine sunan sanayi politikalarına geri dönmüştür. Çin, “Made in China 2025” stratejisiyle düşük katma değerli imalattan yarı iletkenlere, elektrikli araçlara, robotiğe bilinçli bir sıçrama gerçekleşmiştir. Japonya, METI öncülüğünde stratejik sanayilerini yeniden inşa etmek için GSYH’sinin %0,71’ini bu işe ayırarak yatırmış, 2030’a değin ise toplam 65 milyar dolarlık yatırım planlamıştır. Bu üç örneğin ortak paydası, 21.yy’da stratejik sanayi politikalarını uygulamak marjinal bir tercih değil, ana akımdır.
Türkiye bu yarışta geç değildir ve doğru adımlar atmaktadır. Milli Teknoloji Hamlesi vizyonu somut sonuçlar üretmeye başlamıştır. TEKNOFEST, 2018’den bu yana 100 ülkeden 2 milyonun üzerinde başvuru almış, yalnızca 2024’te 1,65 milyon genç 50 kategoride yarışmıştır. 81 ilde kurulan DENEYAP Teknoloji Atölyeleri geleceğin mühendislerini tabandan yetiştirmektedir. Türkiye tarihinin en büyük teşvik programı olan HIT-30, 2030’a kadar 30 milyar doların üzerinde kaynağı yüksek teknoloji yatırımlarına yönlendirmeyi hedeflemektedir. Bunlar, ABD’nin CHIPS Act’ı ve Çin’in Made in China 2025’i ile benzer stratejik mantık çerçevesindedir.
Bu atılımlar ancak siyaset-üstü bir kararlılıkla, kesintisiz bir devamlılıkla ve ısrarla meyvesini verir. Savunma sanayimiz 1974’ten bu yana yarım asırlık bir azmin ürünüdür; tek bir hükümet döneminin değil, milletçe benimsenen bir iradenin eseridir. HIT-30 ve Milli Teknoloji Hamlesi’nin de hükümetler değişse bile rotasından sapmadan sürdürülmesi şarttır. Bu süreçleri kısa vadeli siyasi hesaplara kurban etmek, yatırılan her kuruşun boşa gitmesi demektir.
Milli sanayi politikası bir lüks değil, beka meselesidir. Türk milletinin refahı ve egemenliği, imalatı otomasyon çağına uyarlayarak teşvik etmemize, dış ticaret ve tedarik zinciri güvenliğimizi stratejik sektörlerde yerli üretimle berkitmemize ve üreten, istihdam eden ve ihraç eden bir imalat sanayi inşa etmemize bağlıdır. Üreten millet güçlüdür; güçlü olan millet hürdür.
Yatanın yürüyene borcu vardır.