Rasyonalitenin Zaferi: Nükleersiz Gelecek Düşünülemez
ABD’nin en köklü çevre örgütlerinden Natural Resources Defense Council (NRDC) 56 yıllık tarihinde ilk defa bir nükleer santralin yeniden açılmasına açıkça destek verdi. Bunu tetikleyen ne? İklim krizi değil. 21.yy’da ve sonrasında öncü ve müreffeh bir millet olmak için şart olan veri merkezlerinin elektrik ihtiyacının karşılanması.
Rasyonalite sonunda ideolojik hezeyanlara galip geliyor.
Sözde Çevrecilerin Bilim Karşıtı Taassupları
Küresel sözde çevreci hareketin nükleer enerjiyle ilişkisi, onlarca yıldır bilime değil korkuya ve çıkara dayanıyordu. Eski NRDC Başkanı Frances Beinecke, açıkça nükleer enerjiyi desteklemenin bağış kaybına yol açacağını söylemişti. Yani mesele hiçbir zaman çevreyi korumak olmadı; mesele, solcu mürtecilerin korku ticaretinin sürmesi idi. Greenpeace'in kurucu üyelerinden Patrick Moore, örgütten istifa ederek nükleer enerjinin en güçlü savunucusu oldu; kendi kurduğu yapının "bilimden kopmuş bir korku endüstrisi"ne dönüştüğünü beyan etti. İronik biçimde; ABD'nin toplam elektrik üretiminin yaklaşık beşte biri, sıfır-karbon elektrik üretiminin ise yaklaşık yarısı bu örgütlerin küçümsediği nükleer santrallerden gelmektedir.
Bu örgütler iklim değişikliğiyle mücadele için bağış topluyorlardı; ancak ellerindeki en etkili sıfır-karbon silahı olan nükleer enerjiyi ideolojik bir refleksle irrasyonel olarak reddetmeyi sürdürüyorlardı. Columbia Üniversitesi’nden iklim bilimci James Hansen’e göre bu grupların nükleer karşıtlığı, kurdukları korku temelli kültürel imparatorluklarının bağışçılarını kaybetme korkusundan başka bir şey değildi. Mesele atık değildi, güvenlik değildi, çevre hiç değildi. Mesele korku tacirliği ve kimlik siyaseti üzerinden parasal çıkar ve siyasi güç elde etmekti.
Güneş Balçıkla Sıvanmaz: Bilimin Zaferi
Yapay zekanın ivedi yükselişi ve uygulama alanlarının hızla artması ile denklem kökünden değişti. Tek bir büyük dil modelinin eğitimi 30 megawatt güç gerektiriyor; 2030’a kadar tek bir eğitim sürecinin 8 gigawatt’a, yani orta ölçekli bir şehrin tüm elektriğine ihtiyaç duyacağı öngörülüyor. Veri merkezleri için kesintisiz ve sürdürülebilir enerjiye ihtiyacımız var. 7/24 güvenilir baz yük sağlayan tek sıfır-karbon enerji kaynağı nükleer enerji.
Hiçbir ideolojik, teolojik, siyasi saikin bilimsel gerçekliklerden kaçışı yoktur. Nükleer santrallerden elektrik üretiminin artmadığı bir dünyada, karbon salınımı yüksek kömür ve doğal gaz santrallerinin elektrik üretimi artacaktır. Sözde çevrecilerin dillerindeki nükleer karşıtlığı, pratikte karbon salınımını arttırmaktadır.
Neyse ki rasyonalite kazanmakta gibi görünmektedir: Bundan 30 yıl önce iklim krizi yüzünden dünyanın önemli bir kısmının sular altında kalacağını iddia eden eski ABD Başkan adayı Demokrat Partili Al Gore bile (ki onlarca yıl nükleer enerjiye mesafeli duran sözde çevreciliğin simgesel önderi idi) artık “Piyasa değişti; güvenlik sorunlarını yönetebiliriz” der oldu. Yine bir Demokrat Partili olan eski Dışişleri Bakanı John Kerry, ABD’nin nükleer inşaatını hızlandırması gerektiğini savunuyor ve Obama döneminden beridir birçok konuda fikir ayrılığı yaşayan Cumhuriyetçilerin ve Demokratların nükleer enerji politikalarında benzer ve eşgüdümlü bir strateji izlediklerini ortaya koyuyor. Hatta Gallup’un 2025 anketinde ABD’de nükleer enerji desteği %61 ile otuz yılın zirvesine ulaştığını görüyoruz. Türkiye’de de sonuçlar benzer; Türkiye Raporu'nun Temmuz 2022 anketine göre nükleer enerjiye %45 destek verilirken, karşı çıkanlar %38. Research Istanbul'un 2025 anketinde ise Türklerin %71'i nükleer silah geliştirmeye başlanmasını desteklemektedir. Türk milleti nükleer kapasiteye karşıt değil; aksine daha fazlasını talep etmektedir.
Bilime ve fenne sırt dönmenin bedeli Batı ülkeleri için yüksek oldu. Özellikle Almanya o maliyeti ödedi ve ödemeye devam ediyor: 500 milyar Avro harcayarak nükleer santrallerini kapattı; bugün daha pahalı enerji, daha fazla karbon salınımı ve sanayisinin can çekişmesiyle baş başa. Daha önce ayrıntılı işlediğimiz bu “milli intihar” örneğinin arkasında da aynı ideolojik körlük vardı: Korku, duygusallık, kimlik siyaseti ve milli çıkarların karşısında duran küreselci şer odakları.
Türkiye’nin Enerji Bağımsızlığı: 21.yy’daki İstiklal Mücadelemiz
Türkiye’de nükleer karşıtlığı Batı’daki hemcinslerinden farklı bir kılık giyiyor; ancak özü birdir. Burada çevrecilik bahanesi nispeten ikinci planda olup asıl silahları “Türkiye bunu yapamaz” söylemidir. Deprem riski abartılır; sanki Japonya, Tayvan ve Türkiye’den çok daha sismik olarak etkin coğrafyalarda yüzlerce reaktör sorunsuz çalışmıyormuş gibi. Maliyetin çok yüksek olduğu savunulur; sanki savunma sanayimizi 1974 ambargosundan sonra sıfırdan var etmemişiz gibi. Teknoloji yok denir; sanki TCG Anadolu’yu inşa eden tersanelerde çalışan mühendisler gökten indi.
“Biz yapamayız” söylemi, Türk’ün gücünü azımsayan ezeli bir reflekstir. 1920’lerde uçak fabrikası kurma girişimlerimize burun kıvıranların torunları, bugün nükleer sahada aynı rolü üstlenmektedir. Bu refleksin arkasında bazen cehalet, bazen ideolojik önyargı, bazen de dışa bağımlılığı sürdürmekten nemalanan çıkar grupları vardır. Müsebbibi ne olursa olsun, her durumda zarar gören Türk milleti olmaktadır ve Türkiye’nin stratejik gücü bilinçli ya da bilinçsiz baltalanmaktadır.
Rakamlar tartışmaya yer bırakmıyor. 2024 yılında 354,6 TWh elektrik ürettik; kişi başına düşen 3.885 kWh’lik tüketimimiz OECD ortalamasının yarısı. Elektrik üretimimizin yaklaşık %45’i doğrudan ithal yakıtlara bağlı; bu yakıtlar ekseriyetle Rusya, İran ve Irak gibi tarihsel olarak Türkiye ile farklı çıkarlara sahip, hatta sıklıkla çatışma yaşadığımız coğrafyalardan geliyor. Yapay zekanın enerji iştahı küresel elektrik talebini ikiye katlarken, Türkiye’nin veri merkezi kapasitesi küresel payın yalnızca %0,32’si. Bu tablo, enerji darboğazını aşmadan dijital çağda söz sahibi olamayacağımızın kanıtıdır.
Nükleer karşıtları şunu anlasın: Nükleer enerjiye itiraz etmek, Türk sanayicisini pahalı enerjiyle rekabet edemez kılmak, Türk vatandaşını gelirinin büyük kısmını faturaya harcamaya mahkum etmek ve ülkemizi yapay zeka çağının faturasını ödeyen ama nimetlerinden yararlanamayan bir tüketiciye dönüştürerek Türkiye’yi ve Türk milletini müstemlekeleştirmeye mahkum etmektir. Bu bir çevreci duruş değildir; bu, bilerek ya da bilmeyerek, Türkiye’nin geri kalmasına hizmet etmektir.
Dahası, nükleer meselesi salt bir enerji meselesi değildir; aynı zamanda bir milli güvenlik meselesidir. Elektriğimizin neredeyse yarısını jeopolitik risklerle dolu coğrafyalardan ithal ettiğimiz yakıtlarla ürettiğimiz bir dünyada, nükleer santral projelerimizi geciktiren veya engelleyen her hamle bu bağımlılığı pekiştirmekte ve zafiyetimizi derinleştirmektedir.