Küresel Nükleer Yarış ve Türkiye
Dünya nükleer enerjide bir yeniden doğuş yaşıyor ve bu patlamanın merkezinde Çin var. 58 faal reaktöre ek olarak 33 reaktör daha inşa halinde; dünyada inşaatı süren her iki reaktörden biri Çin’de. Çin, yalnızca son 10 yılda nükleer kapasitesini 34 GW arttırdı; ABD’nin aynı kapasiteyi arttırması 40 yıl sürmüştü. Çin’de bir reaktör inşaatı ortalama 5 yılda bitiyor; küresel ortalama ise 9,4 yıl. 2025’te Çin Devlet Konseyi tek seferde 10 yeni reaktörü onayladı. Bu, yaklaşık 27 milyar dolarlık bir yatırım demek.
Hindistan ise, 2047’ye dek 8 GW’dan 100 GW’a ulaşma hedefinin (ki bu on iki kattan fazla büyümeye tekabül ediyor) peşinde. Aralık 2025’te çıkarılan SHANTI Yasası, 60 yıllık devlet tekelini kırarak özel sektörü nükleer yatırıma açıp bir devrim başlattı. Tata, Reliance, Adani, JSW gibi sanayi devleri tesis sahası önerileriyle sırada. Hindistan, bütçesinden 2,3 milyar dolarlık bir tutarı SMR AR-GE’sine ayırdı; 2033’e dek ise beş yerli SMR hedefliyor. ABD’de ise Trump yönetimi nükleer kapasiteyi 100 GW’dan 400 GW’a çıkarma hedefi koydu; Westinghouse ile 80 milyar dolarlık kamu-özel ortaklığı imzalandı, 10 yeni reaktör inşaatı ise 2030’a değin başlayacak.
Küresel yarış giderek hızlanmakta ve kızışmakta. Türkiye ne durumda?
Türkiye’nin Üç Sacayaklı Stratejisi
Türkiye’nin nükleer yol haritası, üç farklı ortakla üç farklı teknoloji hattı üzerine kurulmaktadır. Bu çoklu yapı bilinçli bir tercihtir.
Birinci sacayağı Akkuyu’dur. Rusya’nın Rosatom’u tarafından inşa edilen 4.800 MW kapasiteli bu santral, Türkiye’nin ilk nükleer deneyimidir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın “2026 nükleer yılı olacak” açıklamasıyla birlikte birinci ünite bu yıl içinde ilk elektriğini üretecek; dört ünitenin tamamı 2028 sonuna kadar aşamalı olarak devreye girecektir. Tam kapasitede Türkiye’nin toplam elektrik ihtiyacının yaklaşık %10’unu karşılayacak Akkuyu, doğal gaz ithalatımızı yılda 7 milyar metreküp azaltarak cari açığa kalıcı bir nefes aldıracaktır. Ancak Akkuyu’dan önemli dersler çıkarmamız gerekmektedir; tek ortaklı model doğası gereği yapısal bir kırılganlığa sahiptir. Buna örnek teşkil eden vakaların başında, Siemens’in taahhüt ettiği şalt tesisini teslim etmemesi gelmektedir; Türkiye, AB tarafından birçok konuda olduğu gibi bu konuda da etkin olarak engellenmeye çalışılmakta olabilir.
İkinci sacayağı Sinop’tur. Bakan Bayraktar, Bloomberg’a verdiği mülakatta Güney Kore’den “bağlayıcılığı olan bir teklif metni” beklendiğini ve “bu sene içinde adını koyma” hedefini açıkça ifade etti. Güney Kore seçimi tesadüf değildir: BAE’deki Barakah nükleer santralini dört ünite halinde, zamanında ve bütçe dahilinde teslim eden dünyadaki sayılı ülkelerden biri Güney Kore'dir. Böylesi bir başarı, günümüzde Batı’da işitilmemektedir. Sinop, Akkuyu’nun Rusya bağımlılığını dengelemenin yanı sıra, farklı bir reaktör teknolojisine (APR-1400) erişim sağlayacaktır.
Üçüncü sacayağı ise SMR’dir. Yine Bayraktar’ın açıkladığı üzere, Fransa ile küçük modüler reaktörler konusunda mutabakat zaptı imzalanması planlanmaktadır. SMR’lerin ne olduğunu ve Türkiye için neden stratejik öneme sahip olduklarına daha önceden değinmiştik. Burada vurgulanması gereken, Fransa’nın EDF-Nuward programı üzerinden Türkiye’nin büyük reaktörlerden farklı bir teknoloji hattına daha erişecek olmasıdır. SMR, enerji mimarisini tabana yayan, ihtiyaç duyulan yere götürülebilen ve kademeli yatırımla finanse edilebilen bir model sunar.
Çoklu Tedarikçi Doktrini: Savunma Sanayisinden Ders
Bu üç sacayaklı yapı, Türk savunma sanayisinin yarım yüzyıldır başarıyla uyguladığı çoklu tedarikçi doktrininin nükleer enerjiye yansımasıdır. Ana gaye, hiçbir tek kaynağa mahkum olmamak, her kaynaktan teknoloji transfer etmek, nihai hedef olarak ise yerli üretim kapasitesini inşa etmektir. Bu doktrin Türkiye’yi küresel bir oyunkurucuya dönüştürdü.
Nükleer enerjide de benzer bir mantığı izlemekteyiz: Akkuyu’dan VVER teknolojisi deneyimi, Sinop’tan APR-1400 mühendisliği, Fransa’dan SMR tasarım bilgisi. Her ortaklıktan Türk mühendislerine ve firmalarına farklı bilgi ve beceri transferi; her projede yerlilik oranının kademeli olarak arttırılması. Bu, ne siyasi ne de teknolojik olarak tek bir tarafa bağımlı kalmama stratejisidir. Bayraktar’ın Bloomberg mülakatında açıkladığı ABD ile 500 milyar dolarlık enerji işbirliği içeren inisiyatifler (TPAO’nun ABD’de arama sahası alabilmesi, Ukrayna’ya FSRU üzerinden gaz tedariki teklifi), bu çoklu ortaklık stratejisinin yalnızca nükleerle sınırlı kalmadığını, enerji diplomasisinin bütününe yayıldığını göstermektedir.
Küresel Dersler ve Uyarılar
Çin’den alınacak ders hız ve ölçektir. Çin bir reaktörü yaklaşık 5 yılda bitirmektedir; Akkuyu’da ise süre 8 yılı aşmıştır. Çin’in avantajı siyasi çekişmelerden ari bir merkezi yönlendirme, kıyasıya rekabet eden birden fazla yerli nükleer şirket ve finansmana erişim kolaylığıdır. Çin’in reaktör başına maliyeti yaklaşık 2,7 milyar dolar iken İngiltere’nin Hinkley Point C’sinin iki reaktörü ise 60 milyar dolardan fazlasına mal olmuştu. Çin, seri üretim disiplini ve verimliliği ile fark yaratıyor ve farkı açıyor. Daha da önemlisi, Çin’in Hualong-1 reaktörlerinde artık %100 yerli bileşen kullanılıyor; Linglong-1 SMR’si ise 2026’da ticari işletmeye geçerek dünyanın ilk karasal ticari SMR’si olacak. Ancak Çin’in uyguladığı otoriter merkezi planlama modelinden farklı olarak Türkiye’nin modeli serbest piyasa disiplini ile devletin stratejik yönlendirmesinin sentezi olmalıdır: Tam da savunma sanayimizde işleyen model. Bununla birlikte, Çin’in deneyiminden çıkarılacak dersler vardır: Çin’in seri üretim ve standardizasyonu önceleyen yaklaşımı, maliyetleri düşürmenin altın kuralıdır ve Türkiye için de birebir geçerlidir.
Hindistan’dan alınacak ders ise, özel sektör açılımı ve özel sektöre sağlanan kolaylıklardır. SHANTI Yasası ile 60 yıllık devlet tekelini kıran Hindistan, Bharat SMR programında şu modeli uygulamaktadır: Devlet (NPCIL) tasarımı ve işletmeyi üstlenir; özel sektör (Tata, Reliance, Adani, JSW) araziyi, suyu ve sermayeyi sağlar. Bu ortaklık modeli, Türkiye’nin SMR stratejisine birebir uyarlanabilir olup devletin düzenleyici ve teknolojik çerçeveyi çizdiği, özel sektörün yatırımı ve inşaatı üstlendiği bir yapı mümkündür; nitekim Kamu-Özel İşbirliği ve benzeri modeller Türkiye’de farklı alanlarda başarı ile uygulanmıştır ve uygulanmaktadır. Türkiye’nin Hindistan’a göre avantajı, köklü savunma sanayi deneyiminden gelen yüksek teknoloji seri üretim deneyimi ve güçlü özel sektör sanayi altyapısıdır.
ABD’den alınacak ders ise “sipariş defteri” modelidir. Bezos Earth Fund’ın desteklediği Nuclear Scaling Initiative’in mantığı basittir: Teker teker reaktör inşa etmek pahalıdır; aynı tasarımı birden fazla sahada, birden fazla alıcıyla peşi sıra inşa etmek ise maliyeti düşürmektedir. Örneğin, Vogtle'ın birim başına yaklaşık 17 milyar dolara mal olan Westinghouse AP1000 reaktörlerinin bir sonraki serisinin, MIT'nin 2024 çalışmasına göre 8-9 milyar dolar civarına inebileceği öngörülmektedir.
Milli Nükleer Mutabakatı
ABD’de nükleer politika Obama’dan Biden’a, Biden’dan Trump’a uzanan süreçte bile bir süreklilik göstermektedir. Çin’in beş yıllık planlarının ana odağı değişse de nükleer stratejileri sabit kalmaktadır. Hindistan’da SHANTI Yasası partilerüstü bir destek görmüştür. Nükleer enerji, hükümetler değişse de sürdürülmesi gereken bir devlet politikasıdır; çünkü yatırım ufku hükümet dönemlerini aşmaktadır.
Türkiye’de de nükleer program bir hükümet projesi değil, tıpkı savunma sanayisi gibi siyasetüstü bir milli mutabakat olmalıdır. 1974’ten bugüne savunma sanayisinin elli yıl boyunca hep aynı istikametle ilerlemesi, hangi hükümetin görevde olduğundan bağımsız biçimde güçlenerek süregelmesi, Türkiye’yi bugün dünyanın en önde gelen oyunkurucularından biri olma şerefine taşımıştır. Nükleer enerji de en az o kadar stratejik, en az o kadar uzun vadeli ve en az o kadar milli bir meseledir.
Akkuyu’nun 2026’daki ilk elektriği, Türkiye için tarihi bir eşik olacaktır. Ancak asıl mesele tek bir santralin devreye girmesi değil; on yıllar boyunca sürdürülecek bir inşaat programının, teknoloji transferi stratejisinin ve beşeri sermaye yatırımının kararlılıkla yürütülmesidir. Türkiye’nin hedefi, Çin, Hindistan ve ABD’nin kendilerine koyduğu hedeflerin büyüklüğüne paralel olmalıdır; Türkiye'nin 2035'e kadar en az 15-20 GW nükleer kapasite eklemeyi hedeflemesi, bu küresel yarışta geride kalmamak için asgaridir.
Muasır medeniyet seviyesine ulaşmamızın ve müreffeh bir millet olmamızın yolu, ucuz ve kesintisiz enerjiden geçer.