Kalkınma, Büyüme ve Refah: Türkiye’nin Elektrik İhtiyacı

Kalkınma, Büyüme ve Refah: Türkiye’nin Elektrik İhtiyacı

Bilhassa sanayi devriminin başlangıcı ile birlikte, dünya çapında ülkelerin iktisadi büyüme örüntülerini incelediğimizde ülkelerin enerji taleplerinin arttığını gözlemleriz. Bu artan enerji talebini karşılayabilen ülkeler, iktisadi büyümelerini sürdürerek artan bir ivme ile kalkınmışlar ve bu ülkelerin vatandaşları daha müreffeh bir yaşama kavuşmuşlardır. Enerji tüketimi ile iktisadi büyüme, enerji üretimi ile iktisadi güç paraleldir.Türkiye'nin son 30 yıllık verileri bu paralelliği çarpıcı biçimde doğrulamaktadır. 1990'dan bugüne kişi başı milli gelirimizdeki her artış, enerji tüketimimizdeki artışla birebir örtüşmektedir.

Our World In Data verilerinden derlenmiştir.

20. yy’da ABD, 21. yy’da ise Çin’in hızlı büyümesinin ardında yatan nedenlerin başında, bu ülkelerin artan elektrik sarfiyatı talebini karşılayabilmiş olmaları yatar. Uygun fiyatlı, kesintisiz ve stabil bir elektrik arzı, bu ülkelerin müteşebbislerine üretimde maliyet avantajı sağlayarak tüketicilere daha ucuz fiyatta mal ve hizmet sunmalarını sağlamakla kalmamış; küresel piyasalarda rekabet avantajı sunarak bu müteşebbislerin kendi iç pazarları dışında, yurt dışı dış pazarlarda bulunan tüketicilere de mal ve hizmet satışı yapmalarına ön ayak olmuştur.

Günümüzde kişibaşına düşen milli gelir ile kişi başına düşen elektrik tüketimi verilerini incelediğimizde, en müreffeh milletlerin elektriğe en kolay ve ucuz erişen milletler olduklarını görürüz. Dolayısıyla, Türkiye’nin iktisadi kalkınmasının önünde aşmamız gereken önemli bir hendek vardır: Daha fazla elektriğe olan ihtiyacımızı doyurmak.

Our World In Data verilerinden derlenmiştir.

Türkiye’nin Elektrik İhtiyacı ve Rekabet Hendeği

Türkiye’nin iktisadi büyümesini beslemesi ve sürdürmesi için girişimcilerine ucuz ve sürekli elektrik sunabilmesi gerekmektedir. Ancak mevcut tabloda Türkiye’nin yıllık MWh başına ortalama elektrik maliyeti 90-110 USD düzeyindedir. Bu sayıları dünyanın önde gelen ekonomileri ve rekabetçi elektrik fiyatlarına sahip ülkeler ile karşılaştırdığımızda Türkiye açık ara maliyetli kalmaktadır. Örneğin ABD’de bu maliyet 75 USD, Çin’de ise 85 USD bandındadır.

Bu durum, Türkiye’nin küresel piyasalarda rekabetçiliğine olumsuz etki etmekte; Türk halkı ise harcanabilir gelirinin daha büyük bir kısmını elektriğe ve elektrik maliyetlerinden doğrudan etkilenen diğer mal ve hizmet kalemlerine harcamak durumunda kalmaktadır. Vatandaşın refahı için daha ucuz ve sürekli elektriğe erişim, bir milli kalkınma meselesidir. Halihazırdaki kurulu kapasite, ülkemizin dünyanın ilk 10 büyük ekonomisinden biri olması için daha da büyütülmelidir.

Üretim Kapasitesi ve Kronik Enerji Açığı

Türkiye’de yıllık elektrik üretimi yaklaşık 330 TWh düzeyindedir. Ülkemizin iktisadi büyüme hızı ve giderek artan elektrik talebi, mevcut düzeydeki kapasite yatırımlarından daha fazlasını gerektirmektedir. Bununla birlikte, diğer ülkeler ile kurulu kapasitemizi karşılaştırdığımızda; kişi başına düşen elektrik üretiminde Türkiye'nin, Almanya'nın yaklaşık yarısı, ABD'nin ise üçte biri düzeyinde kaldığını gözlemlemekteyiz. Bu veriler ışığında çıkaracağımız sonuç, ülkemizi küresel rekabette daha ileriye taşımak ve vatandaşlarımızı daha müreffeh kılmak için daha fazlasını hedeflememiz gerektiğidir.

Türkiye’de elektrik üretimi; RES, GES, HES, JES ve TES gibi farklı kaynaklara dayalı olsa da, bu çeşitliliğin ardında ciddi bir yapısal kırılganlık barındırmaktadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve TEİAŞ verileri incelendiğinde, rüzgar ve güneşin payının %16 seviyelerinde olduğu, en büyük yerli kaynağımız olan hidroelektrik santrallerin (%20-22) ise iklim koşullarına ve yağış rejimine göbekten bağlı olduğu görülmektedir. Baz yükün ana taşıyıcısı olan fosil yakıtlarda ise tablo çok daha dramatiktir: Üretimin yaklaşık %21’i ithal doğal gaza, %22’si ise ithal kömüre dayalıdır. Toplam elektrik üretimimizin yaklaşık %44-45’i doğrudan ithal yakıtlarla gerçekleştirilmekte; bu da enerji arz güvenliğimizin neredeyse yarısını dışsal şoklara ve jeopolitik risklere tümüyle açık hale getirmektedir.

Dışa doğrudan bağımlı olduğumuz bu ithal enerji, her yıl yaklaşık 50-55 milyar metreküp doğal gaz olup ekseriyetle Rusya, İran, Irak, vb. jeopolitik riskler barındıran ülkelerden ithal edilmektedir. Bu ülkeler tarihsel olarak Türkiye ile genellikle farklı çıkarlara sahip, kimi zaman üstü kapalı kimi zaman açık çatışma, hatta sık ve uzun süreli savaşlar yaşamış coğrafyalardır. Bu nedenle, Türkiye’nin enerji açığı yalnızca bir iktisadi sorun değil; aynı zamanda bir milli güvenlik sorunudur.

Bir Milli İntihar Örneği: Almanya ve Nükleer Enerji

Almanya nükleer kapasitesini bir felaket veya teknik arıza nedeniyle kaybetmedi; kendi seçimiyle kapattı. "Yeşil dönüşüm" adı altında temiz nükleer enerjiyi devre dışı bırakıp bu uğurda 500 milyar Avro harcadılar. Sonuç? Bugün %20 daha az elektrik üretiyorlar, enerji maliyetleri çok daha pahalı ve eskisinden daha fazla karbondioksit salınımı yapıyorlar. Gezegeni iyileştirme bahanesiyle yürütülen bu "Yeşil Terör" sonucunda dünyayı daha kötü bir hale getirmek için yarım trilyon Avro harcandı.

Fukuşima sonrası, bu Yeşil Terör olarak adlandırdığımız aktivistler ve iklim alarmistleri; hiçbir tsunami riski ve büyük deprem riski olmayan, kusursuz bir güvenlik kaydına sahip Almanya’nın siyasetçilerini ve halkını nükleerin tehlikeli olduğuna ikna ettiler. Böylece tertemiz, güvenilir baz yük sağlayan santralleri kapatıp yerini kömür ve ithal doğal gazla doldurdular.

Sonuç tahmin edilebilirdi: Daha yüksek maliyetler, artan emisyonlar ve Rus yayılmacılığı ile bunlar birleştiği an jeopolitik bir zafiyete dönüşen Rus gazı bağımlılığı. İklim politikalarında liderlik iddiasındaki bir ülke, elindeki en etkili dekarbonizasyon ve enerji bağımsızlığı aracını kendi elleriyle parçaladı. Dahası, Rus gazına mahkum kalarak Rusya’nın Ukrayna işgalini finanse etmiş oldular. İşte politika bilime değil, inançlara ve duygulara dayandırıldığında olan budur.

Bugün Alman sanayisinin can çekişmesinin ana nedeni üretimdeki enerji maliyetleridir: Almanya'da 201 USD/MWh olan maliyet, ABD’de 75 USD, Çin’de ise 85 USD bandındadır. Alman fabrikaları rekabet edemiyor; ya kapanıyorlar ya da gezegeni daha fazla kirletecekleri başka yerlere taşınıyorlar. Yeşil politikalar Avrupa'nın endüstriyel kalbini öldürürken gezegene de zerre faydası olmadı.

İklim alarmistleri ve "Yeşil Terör"cüler çözüm önerisinden yoksun, yalnızca sanrıları var. Bu ideolojik körlük ise sadece kontrol ve hasetle ilgilidir; tıpkı sosyalizm ve komünizm gibi. Almanya’nın düşen nükleer üretim grafiği; korkunun bilime ve kanıta, ideolojinin ise mühendisliğe galip geldiği ibretlik bir tablodur.

Türkiye'nin bu enerji açığını çözüme kavuşturmak ve dışa bağımlılığı azaltmak birincil hedefimiz olmalıdır. Bu minvalde, nükleer enerji en verimli ve ölçeklenebilir çözüm olarak öne çıkmaktadır. Nükleer güç temizdir ve gelecektir. Fiziksel özellikleri itibarıyla son derece verimlidir: 1 kg uranyum, tonlarca kömür, doğal gaz veya petrolün üreteceği elektriğe eşdeğer enerji üretir. Enerji yoğunluğu en yüksek kaynaklardan biri olup hanehalkı tüketimini ve sanayiyi rahatlıkla besler. Ciddi bir baz yük sağlar; güneş ve rüzgârın aksine 7/24 işler, mevsimden ve hava durumundan etkilenmez. Karbon salınımı ise, sözde yeşilci küreselcilerin iddialarının aksine, yenilenebilir enerji ile benzer seviyededir. Nitekim bugün nükleer güç, akademik literatürde ve dünyanın önde gelen kurum ve kuruluşları tarafından "temiz enerji" kategorisinde değerlendirilmektedir. Nitekim enerji üretimi çeşidi ile üretilen TWh başına ölümleri karşılaştırdığımızda, nükleer enerjinin en temiz ve neredeyse en az ölümcül enerji biçimi olduğu veriler ile sabittir.

Hükümetin güncel ajandası da ülkemizin nükleer enerji ihtiyacını teyit etmektedir. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, cari açığı kalıcı olarak düşürmek ve enerji arz güvenliğini sağlamak adına önümüzdeki dönemde 2-3 yeni nükleer santralin daha devreye alınmasının hedeflendiğini bizzat vurgulamıştır.

Peki bu hedefe nasıl ulaşılacak? Nükleer enerji sadece bir elektrik meselesi mi yoksa bir teknoloji ekosistemi mi?

Serinin ikinci yazısında; nükleer enerjinin verimliliğini, Türkiye’nin nükleer yol haritasını, finansman modellerini ve nükleer programımızın savunma sanayiine benzer bir teknolojik sıçramayı nasıl tetikleyebileceğini ele alacağız.