İstibdat’ın Çocukları: 19. ve 21.yy’ın Dışlanmışları
Şerif Mardin, 1973 yılında yayımladığı “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics?” adlı makalesinde Türk siyasetini ideolojik saflaşmalarla değil yapısal bir kırılmayla okumuştu: Merkez ve çevre. Şerif Mardin’in bu kuramında, merkez kim olursa olsun (saray, tek parti, asker-sivil bürokratik elit, vd.) çevreyi yukarıdan düzenlenecek bir nesne olarak görür; çevre ise buna karşılık bir birikmiş öfkesiyle karşı cephe kurar ve alternatif bir yaşantı geliştirir. Merkez ve çevre ikilisi, devlet mekanizması içerisinde daha çok kuvvete erişmek üzere bir devinim ve bir çatışma ile süregiden bir salınım içerisindedir. Bugünden geriye baktığımızda, bu döngünün Türk modernizasyonu boyunca III. Selim’den bugüne değin süregeldiğini savunabiliriz.
Şerif Mardin makalesinin sonunda çevrenin kendi içinde farklılaşmaya başladığına ilişkin bir not düşmüştü; ancak “bunlar geleceğin meseleleri” diyerek kapıyı açık bırakmıştı. O gelecek, bugün olabilir. Ancak bugünü yorumlamadan önce geriye bakmak gerekiyor; çünkü Türkiye’de hem merkezden hem çevreden bu yapısal dışlanmanın yakın tarihinde daha önce deneyimlendiğini düşünüyoruz.
İstibdat’ın Döneminde Dışlanmış Kuşak
II. Abdülhamit rejimi bilginin sansürlendiği ve çok sıkı kontrol edildiği, koşulsuz sadakatin ödüllendirildiği ve liyakatin bunun altında ezildiği bir rejimdi.
Vatan ve millet kelimeleri yasaktı; söylemek ve yazmak suçtu. Hak ve hukuk yoktu; keyfi ve “adamına göre” uygulanırdı. Hafiyelerin sözü ile evler basılır, kitaplar toplatılır, insanlar sürgüne gönderilirdi. Vatan evlatları sahaflar çarşısında vatan, millet ve hürriyeti anlatan kitaplara ve yazılara kaçak ulaşmaya gayret ederdi. Tıbbiye ve Harbiye öğrencileri, Namık Kemal’in Rüya’sını el yazısıyla kopya eder; Tevfik Fikret’in Sis’ini sırf yasak olduğu için ezberlerlerdi. Kazım Karabekir’in İttihat ve Terakki anılarında aktardığı üzere; II. Abdülhamit münevverlerin çoğalmasından ürkmekteydi ve bu ürküntü onu zulmün, geriliğin hamisi ve müsebbibi vaziyetine düşürmüştü.
Baskı yalnızca entelektüel değil, fizikseldi. 1897 yılında Taşkışla Divan-ı Harbi’nde Tıbbiye ve Harbiye mekteplerinde aylardır mevkuf bulunan talebe ve zabitleri hürriyetperver ve vatanperver oldukları için yargılanmıştı: 81 kişi mahkum edilmişti; 13’üne idam, 22’sine müebbet kürek cezası verilmişti. 1902’de Çemberlitaş Hamamı külhanında 150 çuval kitap ve evrak, rejim tarafından tehlikeli (hürriyetperver ve vatanperver) bulunduğu için yakılmıştı. Körü körüne itaat talep edilmekteydi; her dilekçe padişaha dua ile başlamalı, her şey “saye-i şahanelerine” bırakılmalıydı.
Gazete ve kitaplar yayınlanmadan önce katı bir sansürden geçirilirdi. Yasakların ne bir mantığı ne de sonu vardı: Padişahın mutlak otoritesine karşı kullanılabileceği korkusu ile rejim tarafından İstanbul’da elektrik, hatta telefon yasaklanmıştı. Padişahın resmi yasaktı; Yıldız tepesinin adı bile yasaktı.
Falih Rıfkı Atay’ın hatıratından bir örnek ile anlatırsak; okulda öğrenci iken Falih Rıfkı, bir Fransızca salnamede padişahın resmini bulur. Arkadaşlarına göstermek üzere okula götürür ve hocaları tarafından yakalanır, hırpalanır ve ailesine baskı uygulanır. Ağabeyi “Bizi Fizan’a mı sürdüreceksin?” diye onu daha da fazla hırpalar. Fizan, padişah kullarının ölümden önceki en büyük korkusuydu; çocuklar orasını ahiretin cehennemi sanırdı.
Devletin kötü yönetilmesinden ötürü, maaşlar ancak eksik ödenebiliyordu. Maaşlar yılda üç-dört aylığa inmişti; bütçe açığı ordu, memur, emekli ve yetimlerin sırtından kapatılırdı. Ancak rejim yalakası hafiye teşkilatı, saray muhafızları ve saray mensupları muntazam maaşlarına ek olarak sadakat derecelerine göre ikramlar, ihsanlar, rütbeler, köşkler ve konaklar almaktaydı. Paşa rütbesinde dahi hafiyeler vardı; konakları birer küçük saray halini almıştı. Liyakat bir yükselme kriteri değildi; sadakat rejim katında tek geçerli para birimiydi.
Orduda alaylı zabitler her rütbeye doluşmuştu. Rejimin adamı olduğu için orduda rütbe sahibi olmuş, ayağı takunyalı, sakallı, okuması yazması olmayan tabur komutanları ve paşalar vardı. II. Abdülhamit orduda bilhassa alaylılara güvenirdi; mekteplilerle araları açıktı ve bunlardan çekinirdi.
Mardin’in Modeli ve Bu Kuşağın Yeri
Erik-Jan Zürcher ve Bernard Lewis’in çalışmalarının açıkça ortaya koyduğu üzere, Jön Türkler’in ve İttihat ve Terakki’nin omurgası askeri okul mezunları ve taşralı bürokratik ailelerin çocuklarıydı. Bu kuşak çağdaş eğitim almış, ama sistemin üst katmanlarına erişimi engellenmiş bir kuşaktı. Bu koşullarda yetişmiş kuşak ne merkeze kabul edildi ne eski çevreye ait hissetti. Ne padişahın saray düzenine dahil edilebilecek kadar sadıktılar, ne halkın geleneksel dünyasına ait hissedecek kadar gelenekseldiler. Sistemin iki ana aktörüne de entegre olamayarak radikalleştiler ve modern Türkiye’nin temellerini attılar. Mardin’in Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908) çalışması bu kuşağın siyasi radikalleşmesini doğrudan işler. Peki Mardin’in merkez-çevre modelini kullanarak bu kuşağı nereye yerleştirebiliriz?
Hiçbir yere. Bu kuşak geleneksel çevre değildir; medrese dünyasına ait değildir. Merkez hiç değildir; sarayın patronaj ağı tarafından sistematik olarak dışlanmaktadır. Falih Rıfkı’nın 31 Mart anlatısında bu kırılma çarpıcıdır: İmam ve hatipleriyle bütün camiler, müderrisleri ve softalarıyla bütün medreseler, alaylı subayların hepsi saraycıydı. Hatta Falih Rıfkı’ya göre, demokrasi şartları o gün yürüse II. Abdülhamit halkın belki de %90’ının oyunu toplardı. Öte yandan İttihatçılar kurmak istedikleri faziletli bir idare ülküsüne rağmen ne merkezin ne çevrenin desteğine sahipti. Mardin’in modelinde bu kuşağın karşılığı yoktur; burası çevre ile merkez arasında tanımlanmamış bir boşluktur.
İşte bu boşluktan İttihat ve Terakki doğdu. Çağdaş okullar (tıbbiye ve harbiye), Selanik locaları, Paris’teki sürgün gazeteleri, Manastır’daki gizli hücreler yapısal dışlanmanın kurumsal sığınaklarıydı. Siyasi alan dışarıdan verilmedi; dışlananlar kendi alanını üretti. İTC’yi doğuran salt baskı değildi, baskı her dönemde vardı. Fark yaratan, baskının eğitimli ve örgütlenebilen bir kuşağa uygulanmasıydı. Dışlanan cahil değildi; dışlanan, ironik bir şekilde, sistemin tam da ihtiyacını şiddetle duyduğu yetkinliklere sahip olan kimselerdi. Bu ikilem ile bugün de karşı karşıyayız.
Günümüz ile Yapısal Benzerlikler
Yüz yıl ileri saralım. AKP’nin ilk evresi, Cihan Tuğal’ın Gramsci’den ödünç aldığı pasif devrim kavramıyla okunabilir: Çevrenin birikmiş enerjisi sisteme yedirildi; eski çevre yeni elitlere (merkeze) evrildi. Mardin’in döngüsünün olağan işleyişine uygun olarak; çevre iktidara gelir, merkezin kodunu benimser, kendi patronaj ağını kurar. Ancak massetme tamamlandıkça geride yeni bir dışlanmış kuşak kalır. Çevrenin içinden iktidara taşınan kesim ile geride kalan arasındaki uçurum, AKP’nin ikinci on yılında, yani massetmenin olgunlaştığı evrede, giderek derinleşti ve önceki dönemlere kıyasla daha da kalıcılaştı (tıpkı istibdattaki yaklaşık 30 statik yıl misali). Yeni bir dışlanmış kuşak oluştu. Bu kuşağın profili 19.yy’daki kuşak ile epey benzer: Eğitimli, kentli, mevcut düzende yeri daralan insanlar. İstibdat’ın dışladığı kuşağın 21. yüzyıl versiyonu. 19.yy’daki durum ile bugünkü durum arasında tesadüfi değil, birtakım yapısal paralellikler kurmak mümkündür:
Liyakat yerine sadakat. O dönem alaylı zabitler mekteplilerin önüne geçiyordu. Bugün kamu ihaleleri aynı yapıyı yeniden üretiyor. 2004 ve 2011 arası 17.937 yüksek değerli inşaat ihalesini incelendiğinde, AKP’ye bağlı firmaların ihale kazanma olasılığı, daha az rekabetçi yöntemler kullanıldığında %3 arttığı; tek teklif verilen ihalelerde de aynı etkinin geçerli olduğu gözlemlenmiştir. Tahmini maliyeti 10 milyon TL’nin üzerindeki projelerde bu olasılığın %25 daha yüksek olduğu bilimsel olarak ortaya konmuştur. Bu olasılığın ihaleyi TOKİ yürütüyorsa %13, Karayolları Genel Müdürlüğü yürütüyorsa %11 arttığı ilgili çalışmalarda belirtilmiştir.
Kamu alım kanunu 2002’den bu yana 191 kez değiştirildi; açık ihale yerini kısıtlı ve pazarlıklı yöntemlere bıraktı. Rekabet dışı ihale yöntemlerinin payı 2008’de %7 iken 2013’te %21’e çıkarak üç kat arttı. Kanun kapsamı dışında tutulan ihale hacmi aynı dönemde 9,1 milyar Avro’dan 24,8 milyar Avro’ya fırladı. Önceki yazımızda ele aldığımız Cantillon etkisiyle bu doğrudan örtüşüyor; para, musluğa en yakına akıyor. Gürakar’ın sözleriyle; AKP’nin dayanıklılığı, büyük ölçüde kapsamlı bir imtiyaz ve bağımlılık ağı kurarak sürdürmesiyle açıklanabilir. Sistemin üç yapı taşı olarak; yasama yoluyla rant yaratma, AKP’ye bağımlı özel sektör firmaları oluşturmak için rant dağıtımı, ve seçmenlere kaynak aktarmanın yeni biçimleri sayılabilir.
Ekonomik dışlanma. Anlattığımız üzere, İstibdat Dönemi’nde rejime sadık olana köşk ve konak; memlekete liyakatle hizmet edene ise açlık reva görülürdü. II. Abdülhamit’in sadık adamlarına köşk ve ihsan dağıtması ile bugünün ihale ağları arasındaki yapısal benzerlik tesadüf değil; ahbap-çavuş kapitalizminin altyapısı böyle döşeniyor. Bugünün rakamları farklı ama yapı aynı: Konut sahipliği %73’ten %56’ya düştü; ev fiyatları 2021’den bu yana altı kat arttı. İpotekli satışların payı 2010'da %40 iken 2024'te %3'e kadar düştü; Ocak 2026'da ise %18'e göreceli olarak toparlandı ancak hala 2010 seviyesinin yarısından az. Aynı dönemde ortanca (medyan) servet %21 eridi.
TOKİ 811.968 konut ve 10.000’den fazla kamu binası inşa etti; yapı izinleri 2002’de 36 milyon m² iken 2016’da 205 milyon m²’ye çıktı. Ancak konut sahipliği düşüyor; inşaat büyürken vatandaş mülksüzleşiyor. İnşaat sektörünün kamu alımlarındaki payı 2003’te %19 iken 2017’de %62’ye yükseldi. 2025 yılında inşaat %10,8 büyüyerek GSYH büyümesinin lokomotifi oldu. İkilemsel biçimde; inşaatın hızla büyümesine rağmen, mülk sahibi olanlar azalıyor. 19.yy’da saraya yakın kimselerin köşk ve konaklarının sayısının hızla artarak birer minik saray replikalarına dönüşmesi gibi, 21.yy’da da benzer bir mülksüzleşmenin içindeyiz.
Beyin göçü rakamları tabloyu tamamlıyor: TÜİK verisiyle Türkiye’den göç eden vatandaş sayısı 2018’de 136.740 iken 2023’te 291.377’ye çıktı. Gidenlerin büyük çoğunluğu 20-29 yaş; %59’u yükseköğretim mezunu. Beyin göçü oranı bilgi teknolojilerinde %6,7, mühendislikte %4,4, moleküler biyoloji ve genetikte %15.
Bilgiye erişim ve ifade hürriyetinin kısıtlanışı. Falih Rıfkı’nın dünyasında 150 çuval kitap yakılıyordu; Namık Kemal kaçak okunuyordu. Sansür her yerde idi ve basın çok sıkı kontrol ediliyordu. Bugün Türk basının hür olduğunu kim temiz bir vicdan ile savunabilir? Uluslararası genelgeçer kabul gören araştırmaların çizdiği resim ortadadır: Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) 2025 Endeksi'nde Türkiye 180 ülke arasında 159. sırada; 2002'de 99. sıradaydı. RSF'ye göre ulusal medyanın %90'ı doğrudan veya dolaylı hükümet kontrolünde.
Ne merkeze ne de çevreye ait olan eğitimli kuşağın deneyimlediği iktisadi, siyasi, kültürel ve entelektüel alan daralması her iki dönemde de dışlanmanın bir tezahürüdür.
Fark Nerede?
İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) bir örgütlenme zemini inşa etmeyi başardı. Askeri okullar bir araya gelme imkânı sağlıyordu; hürriyet özlemindeki vatanperverler kah gizli gizli kah sürgünden bir birikim üretti ve yaydı. Zamanla biriktirdikleri bu siyasi güçleri; anlık bir tepkiden değil, kurumsal bir birikimden doğdu.
Bugünün dışlanmış kuşağının böyle bir mekânı var mı? Üniversiteler bu işlevi yitirdi, Türkçülerin örgütlenmesi parçalandı, sivil toplum alanı daraldı. Sosyal medya ise örgütlenme değil tepki üretiyor; anlık öfke patlamaları, kalıcı yapılar değil. İTC’nin gücü gizli basımevlerinden, düzenli toplantılardan, yıllara yayılan ortak bir entelektüel dilden geliyordu. 21.yy’da bunun eşdeğeri henüz oluşmuş değil.
Karanlık bir ihtimal ise; eğer bu kuşak sesini bulamayarak ülkeyi terk etmeye devam ederse ya da vatan ve milletinden umudunu keserse, Türkiye yalnızca siyasi bir fırsatı değil, beşeri sermayesinin en kıymetli dilimini de yitirir.
Mardin’in Sorusuna Bugünden Bakmak
Sayıca giderek artan ne merkeze ne de çevreye ait bireyler, bugün Türk siyasetinin belki de en az konuşulan ancak yakın gelecekte en belirleyici olacağına inandığımız demografidir. Eğitimli, kentli, mülksüzleşmiş genç kuşak tıpkı İstibdat’ın dışladığı askeri okul gençliği gibi ne merkeze ne de çevreye ait. Sayıları İTC kuşağından kıyaslanamayacak kadar büyük, eğitim düzeyleri daha yüksek; ancak kurumsal bir dayanaktan yoksunlar. Zaman aleyhlerine işliyor; beşeri sermaye kaybı her geçen yıl hızlanıyor, ahbap-çavuş düzeni ise her geçen yıl derinleşiyor.
Merkez-çevre dinamiğinin kırıldığını savunduğumuz 19.yy İstibdat dönemindeki bu yapısal dışlanma İTC’yi doğurmuştu; ve İTC ile meyveleri 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrimleri Türkiye’yi dönüştürerek çağdaş Türk milletini doğurdu. Bugünün dışlanmış kuşağı benzer bir dönüştürücü güce evrilecek mi, yoksa sessizce eriyip gidecek mi? 21.yy Türkiyesi’nin yanıtlamak zorunda olduğu büyük soru budur. Kesin olan bir şey var: Bu yapısal dışlanma cevapsız kalmaz. Ya bir örgütlenme üretecek ya da bir kan kaybı.