Enflasyon Eliyle Sessiz Servet Transferi
Fiyatlar yükselir, maaşlar bir müddet sonra onu kovalar ve eninde sonunda satın alma gücümüz dengelenir… Bize hep bu masal anlatıldı. Standart hikaye bu olsa da gerçek hayatın sillesi çok daha sert. Toplumun geniş kesimleri her geçen gün yoksullaşırken, öte yanda manşetlerden GSYH büyüme rakamları, "Türkiye'nin şahlanan ekonomisi" ve milyoner sayısındaki patlama haberleri akıyor.
Ortada bir çelişki var: UBS’nin 2025 Küresel Servet Raporu’na göre Türkiye, 2024’te dolar bazında milyoner sayısında dünyada en hızlı artışı kaydeden ülke oldu (%8,4). Bu artış, küresel ortalamanın tam 7 katı; yani 7.000 yeni milyoner ile toplam sayı 68.000’e çıktı. Ancak madalyonun öbür yüzü ise karanlık: Aynı yıl kişi başına nominal servet %35 artarken, enflasyona göre düzeltilmiş reel servet %14,6 düştü. Herkes enflasyondan şikayetçiyken bu servet uçurumu nasıl bu kadar açılabiliyor?
Cevap, Merkez Bankası’nın bastığı her yeni paranın izlediği o öngörülebilir ama adaletsiz örüntüde gizli: Parasal musluğa en yakın olanlar, fiyatlar genel seviyesi daha ayarlanmadan ve enflasyonun yıkıcı etkisi piyasaya tam sirayet etmeden bu durumdan ilk faydalananlar oluyor. İşte varlık fiyatlarının ücretlerden neden çok daha hızlı yükseldiğinin asıl sebebi bu.
Cantillon Etkisi
Enflasyon, kim ne derse desin adam seçer. 1730’da İrlandalı-Fransız ekonomist Richard Cantillon, Essai sur la Nature du Commerce en Général (Ticaretin Genel Doğası Üzerine Deneme) adlı eserinde bu olguyu gözlemlemişti: Yeni para herkese aynı anda ulaşmaz. Amerika’dan Avrupa’ya akan İspanyol altınlarını inceleyen Cantillon, paranın dağılımının eşzamanlı değil, sıralı bir süreç olduğunu etraflıca anlattı ve bu olgu iktisat literatürüne Cantillon Etkisi olarak geçti.
Amerika'dan Avrupa'ya akan İspanyol altınları önce limanlara ve kentsel merkezlere yakın yerlere, önce kraliyetin adamlarına, sonra bankacılara, tüccarlara, büyük toprak sahiplerine gidiyordu. Bu imtiyazlı kesimler, parayı henüz fiyatlar artmadan, "taze" haliyle harcayabiliyorlardı. Kırsaldaki işçi ve sabit gelirli ise parayı gördüğünde fiyatlar çoktan fırlamış, tasarrufları ise eriyip gitmiş oluyordu.
Bu örüntü yüzlerce yıl sonra bile devam ediyor. Günümüzün parasal sistemleri hâlâ aynı şekilde işliyor: yeni paranın kaynağına en yakın olanlar ilk faydalanıyor, fiyatlar ayarlanmadan (yani enflasyon tam etkisini göstermeden) harcıyor. En uzakta olanlar ise parayı en son alıyor, fiyatlar zaten yükseldikten sonra. Dolayısıyla enflasyon nüfus içerisinde eşit dağılmıyor; bu durum, piyasa oyuncuları arasındaki tam rekabeti bozan yapısal bir kusur. İşte tam burada, paranın ilk kime ulaşacağını belirleyen sinsi bir aktör devreye giriyor: Ahbap-çavuş kapitalizmi.
Ahbap-Çavuş Kapitalizmi Nedir?
İşadamlarının işlerini siyasal iktidar ve bürokratlarla olan yakın ilişkilerine dayanarak yürüttüğü sistem. Serbest piyasa ekonomisinin özelliklerini taşıyor görünür ama gerçekte hükümete yakın olanlara özel kurallar uygulanır. Bu sistemde iş adamları, işlerini piyasanın kurallarıyla değil, siyasal iktidar ve bürokratlarla kurdukları göbek bağıyla yürütürler. Dışarıdan bakıldığında serbest piyasa gibi görünse de, perde arkasında hükümete yakın olanlara özel kurallar, ihaleler ve teşvikler işler. Verimlilik ve rekabet merkezli saikler ile değil, siyasi yahut kişisel çıkarlar saiklerin güdüldüğü bir feodalimsi sistemdir.
Bu sistem iki şekilde ortaya çıkıyor: Birincisi, siyasal iktidar sahipleri veya bürokratlar bazı işleri yapmak için işadamlarıyla çıkar işbirliğine girdiğinde; ikincisi ise, siyasal iktidar kendi özel sektörünü yaratıp ihalelerin gelirlerini paylaşabileceği işadamlarına ihaleleri verdiğinde. İkincisi çok daha tehlikeli, çünkü sistemi ele geçirmeye yönelik. Başlangıçta bir iki iş olarak ortaya çıkar, sonra yaygınlaşır, her konuda yeraltı tarifeleri ve yeraltı ilişkileri gelişir. En sonunda sisteme girebilmek için siyaset-kamu görevlisi-işadamı üçgeninin içine girmek zorunlu hale gelir.
Sorun kapitalizmin doğasında değil, kurumlarımızın mimarisinde. Hukukun üstünlüğü, hesap sorulabilirlik ve yargı bağımsızlığı olmadan ahbap-çavuş kapitalizmi yaygınlık kazanır. Tek çözüm, hukuku üstün kılmaktır. Siyasetçinin de hiçbir istisnaya tabi olmadan yargı karşısına çıkarılabildiği, denetimlerin doğru yapıldığı, önlemlerin alındığı bir sistem gerektir.
Türkiye'de Cantillon Etkisi Nasıl İşliyor?
Merkez Bankası bilançosunu genişletiyor, yeni likidite piyasaya sürüyor.
Önce bankalar ve finansal kurumlar krediye anında erişiyor, genişleyen bilançolara sahip oluyor. Sonra musluğa yakın büyük şirketler, "seçilmiş" müteahhitler ve birtakım imtiyazlı, “siyaseten yürü ya kulum denmiş” zümreler ahbap çavuş kapitalizmi neticesinde devreye giriyor. Bu gruplar fiyatlar daha artmadan çok düşük maliyetle borçlanıyor, yatırımını yapıyor, harcamasını bitiriyor. Rekabette eşitliği baltalayan yapı tam da bu.
Ardından varlık fiyatları (gayrimenkul, halka açık menkul kıymetler, vb.) patlar. Borsa İstanbul'da hiçbir finansal karşılığı olmayan bomboş şirketlerin irrasyonel değerlemelere ulaşması tesadüf değildir. En son ise, satın alma gücü yerle bir olduktan sonra maaşlar gelir.
Vatandaşın bugün ev veya araba alamıyor olmanın sebebi tam olarak bu çarpık sıralamadır.
Y ve Z Kuşaklarının Aldığı Darbe
Rakamlar durumun vahametini özetliyor: Türkiye’de konut sahipliği oranı TÜİK verilerine göre 2002’de %73,1 iken, 2023’te %56,2’ye çakıldı; bu tam 17 puanlık bir çöküş demek. TCMB konut fiyat endeksi verilerine göre, özellikle büyükşehirlerde konut metrekare fiyatları 2021'den bu yana ortalamada 6 katına çıktı. İpotekli satışların toplam konut satışları içindeki payı 2010'da %40 civarındayken 2024'te %3'e kadar geriledi. En düşük kredi faiz oranı bile yaklaşık %3 seviyelerinde.
Aynı dönemde Türkiye'deki milyoner sayısı patladı. Yeni zenginler ile nüfusun geri kalanı arasındaki uçurum büyürken, medyan (ortanca) servet %21 eridi. İşte bu, enflasyon eliyle yaratılan sessiz servet transferi.
2008 sonrası dönemde küresel merkez bankaları nicel / parasal genişlemeye başladı. Pandemi döneminde likidite enjeksiyonları buna eklendi. Türkiye'nin kendi kendine başına musallat ettiği kötü ekonomi politikaları ve siyasi çekişmeler enflasyonu kontrol etmesi güç bir hale getirdi.
Varlık fiyatları fırladı. Y ve Z kuşakları için ev sahibi olmak hayal. Araba almak hayal. Servet uçurumu açılmaya devam ediyor. Enflasyon yükünü eşit paylaşmıyoruz; imtiyazlı bir azınlık bu yıkımdan kendine çıkar sağlarken geniş kitleler ise giderek yoksullaşıyor.
Daha İyi Bir Türkiye İçin Ne Yapmalı?
Bu eleştiri, para politikasına ve onun bilimsel kurallarına bir reddiye değil. Tersine, sistemin nerede arıza verdiğini görme çabası. Sorun kapitalizmin doğasında değil, kapitalizmin işletilmemesinde, tam rekabetçiliğe köstek olan kurumlarımızın mimarisinde. Hükümet yakınlığının kral olduğu bu hatalı akışı değiştirmemiz gerek. Ahbap çavuş kapitalizminden kurtulmamız gerek.
Yolsuzluk her yerde olabilir. Hangi önlemi alırsanız alın, mutlaka bir yerlerden çıkabilir. Asıl mesele yolsuzluğun münferit olaylarla sınırlı kalıp kalmaması. Eğer yolsuzluk cezasız bırakılır ise yayılır ve sisteme egemen hale gelir. Sisteme egemen hale geldiğinde ise; sistem, kapitalizm olmaktan çıkıp ahbap-çavuş kapitalizmine evriliyor. Birisinde yolsuzlukların sistemi bozmaya yönelik kalkışması söz konusuyken, ötekinde yolsuzlukların sistem haline getirilmesi söz konusu.
Kazananın ve kaybedenin sadece üretkenlik, verimlilik ve liyakatle belirlendiği; herkesin eşit başlangıç noktasına ve tam rekabet hakkına sahip olduğu gerçek bir kapitalizm çözümdür. Daha fazla piyasa özgürlüğü gerekiyor. Piyasaların demokratikleşmesi gerekiyor.
Bankalara ve finansal kurumlara imtiyazsız erişim şart. Tüm şirketlerin, sadece hükümetle kol kola yürüyen ahbap-çavuş kapitalistlerin değil, eşit koşullarda yarışması lazım. Ak göt ile kara götü ayıracak şeffaf bir rekabet ortamı olmalı. Daha derin sermaye piyasaları kurulmalı, herkesin daha iyi karar verebileceği ve kendi yeteneğine göre başarılı olabileceği ya da başarısızlığı göze alabileceği seçeneklere sahip olması sağlanmalı.
Hukukun üstünlüğü olmadan bunların hiçbiri mümkün değil. Yargı bağımsız olmalı, hesap sorulabilirlik tartışılmaz bir noktaya gelmeli. Ancak bu şekilde adil bir Türkiye inşa edebiliriz.