İran Yanıyor, Türkiye Ne Yapacak?

İran Yanıyor, Türkiye Ne Yapacak?

28 Şubat 2026 günü ABD ve İsrail, "Operation Epic Fury" adını verdikleri ortak harekatla İran'ı vurdu. İsrail yetkilileri Ali Hamaney'in öldürüldüğüne ilişkin ellerinde kanıt bulunduğunu açıkladı. Trump, İran halkına "rejimin işini bitirdiğimizde hükümetinizi ele geçirin" diye seslendi; benzer biçimde Netanyahu da "İranlıların kendini özgürleştireceği zemini hazırlayacak binlerce hedef" vurulacağını ilan etti. Asıl hedefin rejimin kendisi olduğunu kimse gizlemiyor. İslam Cumhuriyeti, köşeye sıkışmış durumda.

Türkiye bu denklemin neresinde duruyor? Nerede durması kendi çıkarına?

Kasr-ı Şirin: Barış Değil, 400 Yıllık Ateşkes

Türkiye-İran ilişkileri sözkonusu olduğunda hemen bir klişe devreye girer: "Kasr-ı Şirin'den beri süregelen barış". 1639’da imza edilen bu antlaşmanın dört yüzyıl boyunca taraflar arasında büyük çaplı bir sıcak çatışmanın önünü kestiği doğrudur; ancak gözden kaçırılmaması gereken aslında bu antlaşmanın Batılı güçler karşısında gerileyen iki eski devin nefeslenmek ve odağını daha acil konulara yöneltmek üzere yaptığı bir ateşkes olduğudur. Dolayısıyla Kasr-ı Şirin ne bir ittifak ne bir mutabakat ne de ortak değerler demektir.

Türkiye-İran ayrışması köklü ve çok katmanlıdır:

  • İdeolojik olarak: Şii teokrasisinin ihraç modeli, Türkiye'deki hem teokrasiye karşı olan laik kesim hem de Sünni muhafazakar kesim için yapısal bir tehdit oluşturmaktadır. Bu iki kesim İran modelini farklı gerekçelerle reddetmekle birlikte; reddin kendisi ortaktır.
  • Jeopolitik olarak: İran, Suriye'den Irak'a, Lübnan'dan Yemen'e uzanan vekalet ağıyla Türkiye'nin nüfuz alanına ve arka bahçesine doğrudan rakiptir. Bu rekabetin en somut kırılma noktası Zengezur'dur. Türkiye-Azerbaycan-Orta Asya hattını kara bağlantısıyla tamamlayacak bu koridor, Tahran tarafından ısrarla engellenmektedir. İran'ın bu muhalefeti tesadüf değil; Türkiye ve Azerbaycan'ın bir Türki dünya koridoru kurmasını kendi bölgesel konumuna yönelik doğrudan bir tehdit olarak okumaktadır.
  • Demografik ve etnik olarak: İran topraklarında yaklaşık 15-20 milyon Azerbaycanlı Türk, milyonlarca Kaşkay Türkü ve Türkmen yaşıyor. Bu topluluklara Ankara'nın ilgisiz kalması bir tercih değil, ihmaldir.

Türkiye'nin Önündeki Tehditler

İran'da rejimin çöküş senaryosu, Türkiye için salt bir jeopolitik yeniden düzenlenme değil; yönetilmesi gereken somut ve acil riskler demektir.

Demografik baskı en yakın tehdidi oluşturmaktadır. Türkiye, bugün çoğunluğu Suriye kaynaklı büyük bir demografik yükü taşımaktadır; bu yük toplumsal ve iktisadi olarak en kırılgan olduğumuz alanların başındadır. Afganistan’ın yaşadığı karışıklıklardan ötürü Türkiye'ye yönelen insan istilası, Pakistan-Afganistan Savaşı’nın başlamasıyla daha da hız kazanmış durumdadır. İran'da kontrol edilemez bir güç boşluğu oluşursa bu göç dalgası katlanarak büyüyecektir.

Sınır ötesi erken müdahale ve kalıcı tampon varlık bu nedenle tercih değil, zorunluluktur. Türkiye'nin bu müdahale hakkının hukuki zemini de mevcuttur; Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. Maddesi kapsamındaki meşru müdafaa hakkı, sınır ötesi güvenlik tehditlerine karşı devlet eylemini meşrulaştırır. Nitekim Suriye'deki sınır ötesi operasyonlarımızda bu çerçeveyi kullandık; İran sınırında da gerektiğinde aynı zemin geçerlidir.

Kürt Yayı yahut Kürt Kuşatması ise daha uzun vadeli ama daha yapısal bir tehdittir. Kuzey Irak fiilen bağımsız olup Kuzey Suriye'de özyönetim alanları kalıcılaşmaktadır. İran'ın parçalanması sürecinde İran Kürtlerinin çöken bir devletin enkazından siyasi statü edinmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu halka kapanırsa haritada geriye tek eksik parça olarak Türkiye kalacaktır. Böylesi bir durumda, Türk topraklarına yönelik talepler tüm bölgesel ve uluslararası aktörlerin gündemine oturur. Bu tablonun önünü almak, süreç kendi seyrine bırakıldıktan sonra değil, şekillenirken müdahale etmekle mümkündür.

Burada bir ayrımı açıkça koymak gerekiyor: Güney Azerbaycan'daki Türki soydaşlarımızın statüsünü desteklemek ile bir Kürt devlet yapılanmasının kurumsallaşmasına izin vermemek çelişkili pozisyonlar değildir. Birincisi Türkiye için dost bir komşu anlamına gelir; Türkiye-Azerbaycan-Orta Asya koridorunu güçlendirir ve stratejik derinlik kazandırır. İkincisi ise Türkiye'nin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine gözünü dikmiş bir terör devleti riskidir. Standart farklıdır; çünkü bu iki olgunun nitelikleri ve çıktıları temelden farklıdır.

Irak'ta Kaybedilen, Suriye'de Kazanılan

Türkiye'nin Körfez Savaşı zamanında Kuzey Irak'a girmemeyi seçmesi stratejik bir hataydı. Irak'ta sahada olmamak Türkiye'yi müzakere masasında da güçsüz bıraktı; kurallar yazılırken orada değildik ve o boşluk dolduruldu. Suriye'de ise farklı bir yol seçtik; sınırötesi operasyonlarla askeri varlık kurduk ve sahada etkin rol üstlendik. İçsavaşın bitişiyle sahadaki kazanımlarımızı ne denli koruyabildiğimiz tartışmaya açık olmakla birlikte, göreceli olarak çok daha kuvvetli bir pozisyonda olduğumuz nettir. Buradan çıkarmamız gereken ders, sahadaki gösterdiğimiz gücün bizi masada da ağırlıklı bir aktör kıldığıdır.

Edilgen Kalmak Bir Tercih Değil, Bir Tavizdir

Türkiye'nin bu süreçte "istikrar" söylemiyle sınırlı kalarak seyirci konumunda durması itidalli bir seçim olarak görünebilir. Oysa ki bu tercih fiilen bir tavizdir.

İran'da oluşacak güç boşluğuna çok sayıda aktör talip olacak. Rusya'nın eli Ukrayna'da dolu; Moskova bu süreçte İran'a sınırlı destek verebilir ancak belirleyici bir ağırlık koyması güç. Körfez ülkeleri, neredeyse sınırsız kaynaklara sahip fonları üzerinden kültürel ve ekonomik kanallardan sahaya girecek. ABD ve İsrail ise rejim sonrası düzeni doğrudan şekillendirmeye çalışacak. Türkiye’nin bu yarışın dışında geçirdiği her gün, Türkiye’nin aleyhine işleyen birer gündür.

Türkiye, ABD ile koordineli hareket etmeli; ancak kendi bağımsız eksenini korumalıdır – Nitekim ABD ve İsrail’in Kürt oyuncular ile Suriye ve Irak’takine benzer biçimde yakınlaşacağı ve onlara yakın olduğu bilinmektedir. Dengeyi sağlayabileceğimiz bir koordinasyona evet; göbekten bağlılığa hayır.

Miadı dolmuş teokratik dikta rejiminin karşısında, İran'ın hürriyetini talep eden kesimler ile özellikle kültürel ve iktisadi konularda stratejik ortak potansiyeli taşıyan Türki soydaşların yanında açıkça yer almamız gerekmektedir. Bu, idealist veya romantik bir heyecan değil; tersine, reelpolitik yaklaşım ile bölgesel nüfuz inşa etmenin rasyonel yoludur.

Türkiye'nin Öncelikleri

Yapılması gerekenler nettir. Olası göç dalgası sınırlarımıza ulaşmadan durdurulmalıdır; bunun için sınır ötesi operasyon ve tampon bölge planlaması bugünden yapılmalıdır.

Güney Azerbaycan başta olmak üzere İran Türklerini koruyacak siyasi, diplomatik ve gerekirse askerî ve iktisadi araçlar hazırda bulundurulmalıdır. Zengezur dahil Türkiye-Azerbaycan-Orta Asya koridoru, üzerinde pazarlık yapılmaz bir öncelik olarak her koşulda açık ve güvenli tutulmalıdır.

Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit edecek her türlü Kürt yapılanmasının kurumsallaşmasının önü kesilmelidir. Bunların hiçbiri idealist bir gündem değildir; hepsi, güç boşluğunun başkaları tarafından doldurulmadan önce Türkiye'nin sahaya girmesini gerektiren somut ve acil adımlardır.


Türkiye'nin çevresinde yeni bir savaş doğdu. Bu tablo, edilgen bir aktör için kuşatmadır; doğru stratejiyle hareket eden bir aktör için ise birden fazla alanda inisiyatif kurma zeminidir.

İran'ın geleceği Tahran'da, Vaşington'da ve Tel Aviv'de değil; sahada belirlenecek. Sahada etkin biçimde yer almazsak, söz hakkımız da olmayacak.