İnanç ve Akıl
Türkiye’de 90.037 cami var. 143.000 Diyanet personeli var. 2025 bütçesi 130 milyar TL; İçişleri, Dışişleri, Enerji, Kültür, Sanayi ve Ticaret Bakanlıklarının tamamını geride bırakıyor. Bütçe artış hızı ise %41; Milli Eğitim’in yalnızca %33, Sağlık’ın ise yalnızca %39.
Böylesi bir bütçe ve bütçe artış oranı, matematiksel olarak yalnızca çok ciddi bir kapasite kullanım oranı artışı veya yetersizliği ile açıklanabilir. Ancak gerçekler ve veriler aksini gösteriyor.
Asal Araştırma’nın 2024 verisi, 26 ilde 2.000 kişiyle yapılan ankete dayanıyor. Beş vakit namaz kıldığını söyleyenlerin oranı Nisan 2022’deki %23’ten Ağustos 2024’e %18,8’e gerilemiş. “Hiç kılmam” diyenlerin oranı ise %44,5’e yükselmiş. Marmara Üniversitesi’nin “Sayılarla Türkiye’de İnanç ve Dindarlık” araştırması, 25 yaş altı gençlerde düzenli namaz kılma oranını yalnızca %20 olarak ölçümlemiş olup 18–24 yaş kuşağının %55’inin ya hiç namaz kılmadığını ya da nadiren kıldığını ortaya koymuştur.
Burada bir arz ve talep arasında uyuşmazlık var; fazla arz var. Bu tutarsızlık, ülkemize neye mal oluyor?
Kastamonu’da her 145 kişiye bir cami düşüyor. İstanbul’da bu oran her 4.500 kişide bir. Bu dağılım, kapasite planlamasının cemaat talebinden çok siyasi görünürlük mantığıyla şekillendiğine işaret ediyor. Diyanet İşleri Başkanı’nın bizzat açıkladığı üzere, hala 15.000’in üzerinde imamsız cami var. Yani kapasitesi dolmayan camileri inşa etmeye devam ederken, mevcut camileri dolduracak imam bulunamıyor.
64.000 kişilik kapasitesiyle Büyük Çamlıca Cami, bu çelişkinin en büyük anıtıdır. Namaz vakti içi seyrek, cemaati eksik.
Camileri yeniden anlamlı kılmanın yolu daha fazla taştan ve çimentodan geçmez. Dini pratiği ve inancı güçlendirmenin tek yolu çağdaş bireyin gerçek sorularına yanıt verebilmektir. Bu sorular minarelerin çokluğuyla, kubbelerin büyüklüğü ile karşılanamaz. Türk düşünce tarihinde bu gerçeği gören, farklı sözcüklerle ancak aynı doğrultuda konuşan mütefekkirler var. Yaşar Nuri Öztürk, yüzyıllar içinde birikmiş ve inancın özünü örtmüş hurafe katmanlarından kurtulmamızı önererek inancı bireysel aklın ve vicdanın alanına geri çağırdı. Musa Carullah Bigiyef, Rahmet-i İlahiye Bürhanları’nda içtihat kapısının asla kapatılamayacağını, dinin donmuş bir miras değil, yaşayan bir akıl yürütme olduğunu savundu. Nurettin Topçu, İsyan Ahlakı’nda uysallığa (konformizme) ve sorgulamadan boyun eğmeye karşı aklın ve iradenin ayağa kalkmasını talep etti; İslam ve İnsan’da ise bu iradeyi iman ile vatan sevgisi temeline oturttu.
Üçünün ortak paydası, inanç alanında aklın önceliklendirilmek zorunda olduğudur. Çünkü akıldan kopan inanç, bireyi özgürleştirmez; onu hurafenin ve siyasi istismarın nesnesi kılar. Kapasite kullanım oranları düşük olan doksan bin caminin ve bunlara ek olarak inşası süren caminin kime, ne için inşa edildiği sorusunun mantıki biçimde yanıtlanamaması, aklın devre dışı bırakıldığı bir inanç anlayışının kaçınılmaz sonucudur.
Hak, adalet, fırsat eşitliği, hürriyet ve aklı önceleyen, hurafelerden arındırılmış bir inanç anlayışı tüm vatandaşları aynı masaya oturtur. Milletin kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorgulamak, imanın ve vatanseverliğin gereğidir. Atalarından teslim aldığı vatanı yarına layıkıyla devredecek her vatandaşın birinci ödevidir.
Sorun, camilerin varlığı elbette ki değildir; sorun, kaynakların önceliklendirilme biçimidir. Yatırım kararlarını iktisadi ve mantıki koşullar ve veriler değil, birtakım ideolojik ve kısa vadeli seçim kazanma ihtirasları belirliyorsa, ortaya çıkan tablo ne dini bir zafer ne de milli bir kazanımdır.
Kamu bütçesi, milletin ortak servetidir. Diyanet’in 2025 bütçesi olan 130 milyar TL, TÜBİTAK’ın aynı yıl Ar-Ge ve bilim insanı desteklerine ayırdığı toplam kaynağın yedi katından fazla. Bu 130 milyarın yalnızca onda biriyle, on binlerce BİLTEM (bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik) bursiyeri fonlanabilir, düzinelerce Ar-Ge merkezi açılabilir, birden fazla üniversite kürsüsü kurulabilir. Verimli kullanılamayan her kuruş, başka bir yerde yapılamayan okula, açılamayan sağlık merkezine, kurulamayan laboratuvara dönüşen bir fırsat maliyetidir.
Kısıtlı kaynakları en verimli ve rekabetçi biçimde kullanmak, Türk milletini daha güçlü, daha müreffeh ve daha hür kılmanın tek yoludur. Camilerin kapasite kullanım oranlarının sınırlarını zorladığı durumda yeni cami yapımında bir beis yoktur. Ancak içinde bulunduğumuz durumda bunun mantıki bir izahı yoktur. Bugünün küresel şeraitinde, cami sayısını arttırarak değil; eğitimde, üretimde ve bilimde fark yaratarak millete hizmet edilir. Bunun dışındaki her yol, iyi niyetli dahi olsa, ne yazık ki israftır.