Hürriyetten Uzaklaşırken: Dijital Otokrasi

Hürriyetten Uzaklaşırken: Dijital Otokrasi

İnsanoğlunun en parlak dönemi olan Aydınlanma Çağı’nın ve onun meyvesi olan özgürlükçü değerlerin unutulduğu, sorgulamanın ve meydan okumanın giderek azaldığı bir dünyaya evriliyoruz. Duygusal hezeyanların, tutuculuğun ve saplantıların arttığı ve olağan benimsendiği bir irrasyonellikler çağı. Hür; “daha iyi”sini arzulayan ve “daha ileri”sini erekleyen bireyler ise uymacılığa (konformizme) itiliyor; ayıplanma ya da linçlenme / iptal edilme (İng.: cancel culture) tehdidi ile karşı karşıya kalıyor. Bu uymacılık, aşırılıkları ve mantıkdışılığı olağan kabullenmekle başlıyor: Nüfus yapımızı bozan kontrolsüz göçü sözde insan hakları ambalajında savunmak, çekirdek aileyi ve evlilik kurumunu yok sayan aşırılıkçı sözde özgürlükçü ideolojileri olumlamak, din ve inancı ruhani ve vicdani bir mesele olmaktan çıkarıp dünyevi çıkarlarına alet ederek inancın kutsallığını araçsallaştırmak, ve daha niceleri. Bunların her biri hürriyet düşmanı ve gayrimilli akımlar; birer mikro-otokrasi, birer mikro-istibdat. Bir bütün halinde bireyi, hürriyeti ve milli değerleri tehdit ediyorlar.

Neden? Bu mikro-istibdatların hiçbiri yoktan varolmuyor; dijital mecraların daimi olarak ürettiği bir altyapıda yeşeriyor, olağanlaştırılıyor ve yayılıyor. Bu altyapıyı anlamak için üç düşünürün tahlillerine başvuracağız: Hannah Arendt, Yanis Varoufakis ve Jürgen Habermas.

Arendt: Yalnızlaştırılmış Birey

Hannah Arendt, Totalitarizmin Kökleri’nde totaliter rejimlerin iktidara gelişinin önkoşulunu net bir biçimde ortaya koymuştu: Atomize edilmiş, köksüzleştirilmiş ve yalnızlaştırılmış bireylerden oluşan kitleler. Arendt’e göre totalitarizm, toplumsal bağları çözülmüş ve ortak bir kamusal deneyimden yoksun bırakılmış insanların üzerinde yükselir. İnsanlar birbirlerinden ve gerçeklikten koparıldıkça, onları herhangi bir yöne sevk etmek kolaylaşır. 20. yüzyılda bu işi fiziksel propaganda, kitle mitingleri ve devlet terörü gördü. 21.yy’da aynı atomizasyonu dijital platformlar yapıyor olabilir mi?

Varoufakis: Dijital Toprak Ağaları

Yanis Varoufakis, Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi kitabında kışkırtıcı bir kuram ileri sürer: Kapitalizm ölmüştür; yerini tekno-feodalizm almıştır. Varoufakis’e göre Amazon, Google, Meta, TikTok gibi platform devleri artık klasik anlamda şirket değildir; dijital toprak ağalarıdır. Bu platformlar piyasayı barındırmaz, piyasanın kendisi olur. Kullanıcı, hem üretici hem tüketici hem de üründür; platformun bir nevi serfine dönüşmüştür. Sermaye birikimi değil, rant birikimi söz konusudur; platform ile arasında feodal bir bağımlılık ilişkisi vardır. Bu yeni düzende birey, hür iradesiyle hareket ettiğini sanırken gerçekte algoritmaların çizdiği sınırlar içinde dolaşır. Varoufakis'in tekno-feodalizmi, Arendt'in tarif ettiği köksüz kitleleri yeni bir biçimde üretir; insanlar artık fiziksel topluluklarından değil, kendi zihinsel özerkliklerinden koparılmıştır.

Habermas: Kamusal Alanın Yokoluşu

Jürgen Habermas, Kamusallığın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü ve Müzakereci Demokrasi adlı çalışmasında 1962’deki kamusal alan kuramını dijital çağa uyarlar. Demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için yurttaşların rasyonel ve özgür bir fikir alışverişinde bulunabileceği bir kamusal alana ihtiyaç duyduğunu savunur. Peki dijital mecralar bu alanı genişletmekte midir, yoksa yok mu etmektedir? Habermas’ın gözlemi karamsardır; sosyal medya platformları, kamusal alanı müzakere alanı olmaktan çıkarıp yankı odalarına parsellemiştir. Algoritmalar, bireye zaten inandığı şeyleri tekrar tekrar gösterir; farklı görüşlerle karşılaşma şansını, dolayısıyla fikirlerin çarpışarak sentezlenmesini, sistematik olarak ortadan kaldırır. Sonuç, özgür müzakereden doğan fikri mutabakat değil radikalleşen ve kabilelere ayrışan mikro-toplumlardır. Herkes kendi kabuğunda haklıdır; kimse kimseden öğrenmez. Bu, demokrasinin değil otokrasinin altyapısıdır.

Üç Tahlil, Tek Sonuç

Bu üç düşünürü yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo ürkütücü bir tutarlılık taşır. Arendt bireyin yalnızlaştırılmasını, Varoufakis bu yalnızlaştırılmış bireyin dijital serfliğe dönüştürülmesini, Habermas ise bu serflerin özgür düşünme kapasitesinin yankı odalarında soğrulmasını tarif etmektedir. Üçü bir arada okunduğunda görülen olgu, 21.yy’a özgü yeni bir istibdat modelidir: Dijital otokrasi.

Dijital otokrasi, aile yapısını çözer; çünkü atomize birey bağımlı birey demektir. Toplumsal birlik ve bütünlüğü dağıtır; çünkü birbirleriyle konuşamayan yankı odaları, bir millet değil birbirinden kopuk kabileler üretir. Özgür fikir alışverişini imkânsız kılar; çünkü gördüğümüz, işittiğimiz, okuduğumuz herşey algoritmanın bizim için seçtikleridir. En tehlikelisi, bütün bunları “özgürlük” kisvesi altında yapar. Kimsenin kimseyi susturmasına gerek yoktur; nitekim algoritma, bireyleri yalnızca işitmek istedikleri ile kuşatmıştır. Sansüre gerek yoktur; çünkü birey kendi sansürünü kendi inşa etmektedir.

Bu model, yeni nesil totaliter rejimlere gebedir. Belki henüz doğurmamıştır, belki de doğmuştur ancak biz adını koymamışızdır, belki de henüz içinde olduğumuzun farkında bile değilizdir.

Peki ya Türkiye? Suçun kutsandığı, suçlunun yüceltildiği bir dijital mecra var. Siyasi aktörlerin neredeyse tamamının Türk milletini önceliklendirmediği, korumadığı ve kollamadığı; birbirinin nüshası söylemlerle, gayri Türk anasırın sözde haklarını papağan misali dillendirdiği bir siyasi diskur var. Arendt’in, Varoufakis’in ve Habermas’ın tarif ettiği bu kuşatma, Türkiye’de milli değerlerin ve Cumhuriyet ülkülerinin aşındırıldığı bir yapı olarak karşımıza çıkıyor.

Bu dijital istibdadın içinde nasıl mı hür ve milli kalacağız? Ferdi ve milli varlığımızı korumak için, önce kurucu ve milli değerleri anımsamamız ve yeniden keşfetmemiz gerekiyor.