Ateşkes: Savaşın Kazananı Var mı?
Sessizliğin Aldatıcılığı
7 Nisan günü ABD Başkanı Trump, İran'ı topyekun yerle bir edeceğini beyan etti. "Bu gece bütün bir medeniyet ölecek" dedi; iki saat sonra ise ABD ve İran iki haftalık bir ateşkeste anlaştı. Kırk günlük savaşın ardından taraflar masaya oturuyor.
Ancak bir ateşkes, bir barış antlaşması değildir. Son derece kırılgan bir estir; bu esi neyin takip edeceği halen meçhul.
Ateşkesin Ana Hatları
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in arabuluculuğuyla varılan anlaşmanın çerçevesi şöyle: ABD ve İsrail İran'a yönelik saldırılarını durduracak; İran da savunma operasyonlarını askıya alacak. Bunun karşılığında İran, Hürmüz Boğazı'ndan güvenli geçişi iki hafta boyunca koordineli biçimde sağlamayı kabul etti. 10 Nisan Cuma günü İslamabad'da müzakerelere başlanacak. ABD heyetine Başkan Yardımcısı Vance, özel temsilci Witkoff ve Trump'ın damadı Kushner'ın katılması bekleniyor.
İran, Pakistan aracılığıyla ABD'ye 10 maddelik bir çerçeve sundu. Bu çerçevenin bilinen talepleri ağır: Tüm yaptırımların ve BM kararlarının kaldırılması, ABD'nin bölgedeki üslerinden muharip güçlerini çekmesi, İran'ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması, savaş tazminatı ödenmesi ve İran'ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınması. Trump ise bu 10 maddenin "müzakereye uygun bir temel" olduğunu söyledi; aynı zamanda kendi 15 maddelik planının pek çok noktasında da uzlaşıldığını iddia etti. İki tarafın da masaya farklı belgelerle oturduğu ve birbirleriyle çelişen zafer ilanları yayımladığı bir tablo bu.
Piyasalar ateşkese anlık rahatlamayla yanıt verdi. Brent petrol yaklaşık %14-16 düşerek 92-95 dolar bandına geriledi; ancak hâlâ savaş öncesindeki 73 dolar seviyesinin çok üzerinde. S&P 500 vadeli işlemleri %2'nin üzerinde yükseldi; Asya borsaları sert çıkışlar yaptı. Nikkei %5,4, Kospi %6,9 arttı. Piyasalar barışa değil, Hürmüz'ün açılma ihtimaline seviniyorlar. Bu iki şey aynı değil.
Kime Niyet, Kime Kısmet
ABD Ne İstiyordu, Ne Aldı?
ABD'nin açık talebi Hürmüz'ün koşulsuz açılmasıydı. Örtük hedefleri ise İran'ın nükleer kapasitesinin kalıcı olarak imhası ve rejim değişikliğiydi. Nitekim Trump, ateşkesten saatler sonra İran'ın "çok verimli bir rejim değişikliği" yaşadığını iddia etti ve ABD'nin İran ile birlikte gömülü uranyumu kazıp çıkaracağını söyledi. Gerçek olup olmadığını zaman gösterecek.
ABD, İran'a ciddi askeri hasar verdi. Hava kuvvetlerini ve donanmasını fiilen etkisiz kıldı; nükleer tesislerin önemli bir kısmını tahrip etti; üst düzey askeri ve siyasi liderliğini ciddi biçimde budadı. Bunlar gerçek ve küçümsenemez kazanımlar. Ancak elde edemediği bir o kadar önemli; İran’da İslami rejim ayakta kaldı. Hürmüz'ün açılması koşulsuz değil, İran'ın koordinasyonuna bağlı. Uranyum zenginleştirme İran'ın masadaki talebi olarak duruyor. ABD için daha da vahimi, ABD'nin kendi koyduğu koşulları değil, İran'ın 10 maddelik çerçevesini müzakere temeli olarak kabul etmek durumunda kalması oldu.
ABD’nin şahin kanadı, bu ateşkesin bir zafer getireceğine inanmıyor. Hudson Enstitüsü'nden Michael Doran’ın ateşkesten çok öncesinde uyardığı üzere; İran’da rejim ayakta kalırsa Trump "fiilen rejimi korumuş" olacaktır. Senatör Graham "son derece temkinli" olduğunu söyledi. Laura Loomer "hiçbir şey elde etmedik, İran'daki teröristler kutlama yapıyor" dedi. Sol cenahtan Trita Parsi açıkça "İran'ın şartlarında bir ateşkes" değerlendirmesi yaptı. ABD’nin hem sağ hem de sol mütefekkirleri, ateşkesin nispeten İran lehine olduğunda hemfikir.
İran Ne İstiyordu, Ne Aldı?
İran'ın birinci önceliği hayatta kalmaktı. Bu önceliğini yerine getirdi; rejim ayakta. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi "savaşın neredeyse tüm hedeflerine ulaşıldı, kahraman evlatlarınız düşmanı tarihsel bir çaresizliğe sürükledi" açıklaması yaptı. İkinci önceliği ABD'nin bölgeden çekilmesi, yaptırımların kalkması ve tazminattı; bunların hepsi 10 maddelik çerçevede talep olarak masada. Üçüncüsü nükleer zenginleştirme hakkıydı; bu da masada.
Ancak İran'ın "zaferi" yıkıntının üzerinde kurulu bir müzakere pozisyonu. Dini lider Hamaney öldürüldü. Askeri liderliğin büyük bölümü tasfiye edildi. Nükleer altyapı ciddi hasar aldı. Hava savunması, donanması ve hava kuvvetleri fiilen yok. Önceki yazımızda işlediğimiz üzere, emir komuta zincirindeki boşluklar İran bürokrasisini hücre yapısına dönüştürmüş olabilir; hücreler birbirinden zaman zaman bağımsız hareket ediyor, birbirleriyle çelişen kararlar alabiliyor. Rejim ayakta; ama felçli bir ayakta duruş bu.
İsrail Ne İstiyordu, Ne Aldı?
İsrail on yıllardır hayalini kurduğu İran operasyonunu gerçekleştirdi. Hedefleri rejim değişikliği veya en azından nükleer kapasitenin tamamen sıfırlanması ve Hizbullah'ın kalıcı etkisizleştirilmesi idi. Birincisini elde edemedi; rejim ayakta. İkincisini kısmen başardı; nükleer tesislere ciddi hasar verildi ancak İran zenginleştirme hakkını talep olarak masada tutuyor. Üçüncüsünde ise mesafe kat etti; nitekim Hizbullah fiilen çöktü.
Ancak Netanyahu'nun ateşkese tepkisi her şeyi özetliyor. İsrail ateşkesi dört saat boyunca teyit etmedi. Sonunda yalnızca İngilizce bir açıklama yaptı ve ateşkesin Lübnan'ı kapsamadığını söyledi. Pakistan Başbakanı Şerif ise ateşkesin Lübnan'ı da kapsadığını belirtmişti. Bu çelişki tesadüf değil; İsrail, İran'daki ateşkesten bağımsız olarak Lübnan'da operasyonlarını sürdürmek istiyor. İsrail'in ateşkesi sabote etme riski geçerli.
Lübnan bu savaşın tarafı değildi; ancak belki de en ağır bedeli ödedi. Hizbullah, İran Dini Lideri Hamaney'in öldürülmesine misilleme olarak 2 Mart'ta İsrail'e roket attığında, Lübnan hükümeti bunu açıkça kınadı ve savaş kararlarının münhasıran devletin yetkisinde olduğunu belirtti. Ne var ki devletin Hizbullah üzerinde fiili kontrolü zaten yoktu. İsrail'in yanıtı orantısız ve yıkıcı oldu: 1.450'yi aşkın ölü (126'sı çocuk), 4.400'ü aşkın yaralı, nüfusun %22'si (1,2 milyon kişi) yerinden edildi, yaklaşık 99.000 ev hasar gördü veya yıkıldı. Lübnan, kavganın ortasında kalan, iki taraftan da yumruk yiyen ülke oldu. Netanyahu ateşkesin Lübnan'ı kapsamadığını söylüyor; İsrail Lübnan'daki kara harekatını ve hava saldırılarını bugün de sürdürüyor. Zavallı Lübnan'ın çilesi, ateşkese rağmen bitmiş değil. Bitecek gibi de değil.
Kazanan Var mı?
Doğrudan kazanan yok. Masadaki üç ana oyuncunun üçü de hedeflerinin gerisinde kaldı. Ancak dolaylı olarak güç devşirenler var: Çin, Rusya, Pakistan.
Çin
Önceki yazımızda Çin'in bu savaştan nasıl üç ayrı eksende kar devşirdiğini ayrıntıyla işlemiştik. Kısaca; Hürmüz'de İran ile fiili kontrol ortaklığı (seçici geçiş, yuan cinsinden ücret tartışması), Liaowang-1 istihbarat gemisi ile ABD ve İsrail'in savaş kapasitesinin canlı hasadı, ABD'nin Körfez'de yitirdiği meşruiyete talip oluşu. Ateşkes Çin'in eline bir kart daha verdi. Pekin "ateşkesi memnuniyetle karşılıyoruz" dedi; barış yanlısı imajını pekiştirdi. Savaş sürse de dursa da Çin, kendini kazanan tarafta konumluyor. Tek mermi atmadan, başkalarının savaşından bedelsiz ders çıkarıyor, güç devşiriyor.
Rusya
Dünyanın dikkati İran'dayken Rusya, Ukrayna cephesinde hareket alanı buldu. Enerji fiyatlarındaki savaş kaynaklı artış Moskova'nın cebine yaradı. Önceki yazılarımızda ele aldığımız üzere, ABD'nin Rusya'ya yaptırımlarını gevşetmesi de cabası. Ancak "kazandı" demek abartı olur. Rusya rahat bir nefes aldı; bedelsiz bir nefes, ancak uzun vadeli bir kazanım olup olmadığını göreceğiz.
Pakistan
Pakistan'ın bu ateşkesteki rolü sembolik değil, stratejik. Başbakan Şerif arabulucu; müzakerelere İslamabad ev sahipliği yapıyor. ABD ve İran heyetlerini Cuma günü İslamabad’da ağırlayacak. Pakistan, kendini ABD ile Çin arasındaki köprüye yerleştiriyor. Daha önceki yazılarımızda işlediğimiz Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) ve Gvadar limanıyla birlikte okunduğunda, Pakistan'ın bu hamlesi daha da anlam kazanıyor. Bu gelişmeler, savaşın alanının üstü örtük biçimde Orta Asya’yı ve Güney Asya’yı da aslında kapsadığına işaret ediyor.
Sonuç: Belirsizliğin Devamı
Ateşkes bir son değil; bir ara. ABD tüm gücüyle İran'a girmedi, giremedi. Nedenini sabaha dek tartışırız; kesin bir yanıtı yok. Ancak kesin olan bir şey var ki ABD koşullarını dikte etmekte zorlanıyor; kuvvetle muhtemel 21.yy’ın ilerleyen dönemlerinde giderek daha da zorlanacak. İran'ın 10 maddesi mi, ABD'nin 15 maddesi mi kabul edilecek henüz belli değil; belki ikisi de değil.
Tam bir kurtlar sofrasının içindeyiz; kim neyi koparırsa yanına kar kalacağı günler geldi ve dahası da gelecek.
Türkiye için bu yeni dünya düzeni, hem bir fırsat hem de bir risk. Fırsat, çünkü gücümüzü ve nüfuzumuzu arttırabilir, Tuna'dan Altaylar’a dek genişletebiliriz. Risk, çünkü eski defterleri karıştırmak isteyen ve Türkiye'yi parçalamak için hazırda bekleyen sayısız hasımlarımız var.
Ateşkesin bölge ülkeler çapında muhasebesini bir sonraki yazımızda ele alacağız.